28 Mart 2011 Pazartesi

Birlikte Ölünecek Aşkı Anlatan Roman: Mehmet Rauf'un Eylül'ü

     Aşk, hasret, tutku, şüphe duygularının hepsini şiirsel bir dille anlatırken okuyucuya da hissettiren bir kitaptı bu ayki kitabımız olan Mehmet Rauf’un “Eylül”ü. Kitap boyunca Süreyya’nın karısı Suad’ın ve Süreyya’nın akrabası ve arkadaşı olan Necib’in gözlerinden birbirlerine duydukları aşkı okuyoruz. Kitabın başında Süreyya ile Suad’ın sanki mükemmel, aşk dolu bir evlilikleri varmış zannediyoruz. Sayfalar ilerledikçe bu Suad’ın aslında kendince evliliğini konumlandırdığı bir düşünce olduğunu anlıyoruz.
     Bağevinde Süreyya’nın ailesiyle birlikte yaşan bu çift bu durumdan hoşnut olmamaktadır. Süreyya’yı mutlu etmek isteyen Suad ise ailesinden para alıp İstanbul’da bir yalı tutup, baş başa yaşamaya başlarlar. Ancak bu yalının bir müdavimi daha vardır; yalının tutulmasına yardımcı olan Necib. Necib sık sık bu hayran olduğu çifti ziyarete gelir. Süreyya ile Suad’ın birbirlerine olan yaklaşımlarından o kadar etkilenir ki evlenme fikrine bile sıcak bakmaya başlar. Ancak; zaman geçtikçe “evlilik” fikrini sıcak kılanın Suad’ın ta kendisi olduğunu anlamaya başlar. Suad’ın, eşi için yaptığı fedakarlıklar, Süreyya’ya bakışı, birbirleriyle olan diyalogları Necib’i hayran bırakır. Suad’ın kendisi gibi müziğe aşık olup, piyano çakmasıysa Necib’in hayranlığının doruk noktasını oluşturur. Suad’a aşık olduğunu fark ettiğinde öncelikle daha sık görüşmek istese de vicdanına yenik düşüp en iyi çözümü kaçmakta görür. Kaçmadan önce ise Suad’a duyduğu aşkın ilk fiziksel simgesi olan Suad’ın eldiveninin tekini çalar. Eldivenden önce Necib hiçbir şekilde fiziksel yaklaşımda bulunmamıştır. Eldiven kitaptaki aşkın simgesi olarak nitelendirilebilir. Bağevine giden Necin burada tifoya yakalanır. Bu duruma çok üzülen Suad ve Süreyya hasta ziyaretine giderler ve bu ziyaret kitabın dönüm noktasını oluşturur. Süreyya’nın kardeşi Hacer, Necib’in hasta yatağında yastığının altında sakladığı gizemli eldiveni anlatır ve eldiveni gösterdiğindeyse Suad eldivenin kendisinin olduğunu ve bunca zamandır Necib’in kendisine aşık olduğunu anlar. Eski söylenen sözler, yapılan davranışlar daha da bir anlam kazanır. Kitap boyunca Necib’in Suad için kurduğu her cümle okuyucunun içini ısıtıp; “Nasıl bir aşk ki bu sadece nazarı bile yetiyor?” dedirtiyor. Bu olaydan sonra Suad aslında yaşadığı hayatı kendisinin seçmediğinin, hissettiği duyguların yeterli olmadığının farkına varıyor.
       Süreyya kendisini kiraladığı sandala adayıp bütün gününü denizde geçirirken, Necib ile Suad birbirlerine bakıp gözleriyle konuşup, müziğin melodisinde uzaktan aşk yaşamaya başlıyorlar. Kitaba adını veren “Eylül” hayatlarının en güzel dönemini  yansıtan aydır. Bir tebessümle, bir bakışla hayallere dalarlar. Ta ki Süreyya’nın babaocağına geri dönmek istemesiyle Suad ile Süreyya ilk ciddi kavgalarını yaşarlar. Suad, Necib ile olan bu husumetinin o konağa gidince biteceğinden emindir, ancak ne kadar savaşsa da karar verilmiştir.
        Konağa döndüklerinde Suad hiç olmadığı kadar mutsuzdur. Necib konağa sürpriz ziyaretler yapsa da Suad çareyi sessiz kalıp kaçmakta bulur. Ev halkının bir şey anlayacağından çok korkan Suad, Necib’in nazarlarına karşılık vermiyor, yüzüne bakmamaya çalışıyor. Ve bu durum Suad’ı zamanla hasta ediyor. Necib ise bu durum karşısında Suad’ın artık onu sevmediğini düşünüp kendini alkolün kollarına bırakıyor. Kitap boyunca hissedilen ve hissettirilmeye çalışılan aşk duygusunun yanı sıra ölme arzusunun da devamlı dile getirildiğini görüyoruz. Aşksız, tebessümsüz, bakışsız bir hayat yaşamanın hayat olmadığını savunuyor ikisi de. Necib artık Suad’ın bu ilgisizliğine dayanamayıp sabahın erken saatlerinde konağa geliyor ve Suad’ı yalnız yakalıyor. Konuşmaya başladıklarında, askında birbirlerini yanlış anladıklarının farkına varıp gözyaşlarına boğuluyorlar. Hissettikleri aşkın aslında azalmadığını görmelerine rağmen Süreyya’nın varlığından dolayı ayrılmaya karar veriyorlar. Kitabın en hüzünlü anlarından biri olan bu sahnede, kendi mutluluklarını bir kenara bırakıp Süreyya’nın ne kadar mutsuz olacağını düşünüp, bunun yanı sıra oluşabilecek toplumsal baskıları düşünüp paramparça oluyorlar. Necib, kalbinde taşımaktan yıpranmış eldivenin tekini Suad’a uzatıyor, kendinden bir hatıra kalması için. Suad ise kendi göğsünden eldivenin diğer tekini çıkarıp gözyaşları içinde Necib’e veriyor. 1900’lerde yazılmış bu roman, aynı Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna”sı gibi yanlış anlaşılmaların, iletişim sorunlarının olduğu dönemin zor koşullarını yansıtıyor. Romanı epik yapan ise; konakta çıkan yangın sonucu Suad’ın alevler içinde kalması ve Süreyya ile Necib’in O’nu kurtarmak için alevlerin arasına koşmaları. Tek fark, Süreyya’nın alevler içinde devam edecek cesaretinin olmamasıydı, Necib ise hiç düşünmeden kendini ateşlerin içine atıp sevdiğiyle birlikte olamayacaksa onunla birlikte ölmeyi tercih etti.
        Bütün kitap boyunca aslında dönem kadınının konumunu görüyoruz. Hacer’in kocası Fatin’den nefret edip, arkasından konuşmasına tanık oluyoruz. Ancak buna rağmen ona karşı olan “kadınlık görevlerini” de yerine getirmek zorunda kalıyor. Hanımefendi ise; huysuz, aksi, hiçbir şeyden memnun olmayan beyefendiye sesini çıkarmıyor bile. Hepsi, hayat önlerine ne çıkardıysa, sorgusuz sualsiz kabul edip yaşamaya bakıyorlar. Suad’da Necib’i tanımadan önce ‘aşk’ın’ ne olduğunu bilmeden önce aynen böyleydi. Necib’le hayatın anlamını, arzularını, kendi istediklerinin ne olduğunu keşfetmeye başladı. Necib’e olan aşkı büyüdükçe, etrafındaki ilişkileri sorgulamaya başladı Suad. Hacer’in kocasına bakışını, hanımefendinin nasıl beyefendiye baktığını, acaba onların hiç birbirlerine aşık olup olmadığını sorup durdu kendisine.
          Her ne kadar bir “ihanet” romanı okumuş olsak da, Suad ile Necib’in yaşadıkları “yasak aşk” o kadar temiz, saf ve dokunaklıydı ki zaman zaman yasak olduğunu unuttuğum anlar oldu. Kitabın dilinin eski olması, yavaş okumama sebep olsa da Mehmet Rauf’un akıcı dili okuru o yıllara götürebilmeyi başarmış. Hayatlarındaki mutluluğu ancak birbirlerinde bulan Suad ve Necib vicdanlarına ve aşklarına kurban olarak kalplerde hüzünlü, duygulu ve özlemli bir yer bıraktı. Birlikte kaçıp gidemediler, o cesareti bulamadılar belki ama “birlikte ölünecek aşkı” buldular.

15 Mart 2011 Salı

Hüzünlü Bir Geçmişte Geleceği Bulmak: Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna

Sonu hüzünlü bir roman okuduğumda, kalbime dokunduğu zaman sindirebilmek için zaman gerekiyor. Söylenecek çok şey olduğunu hissedip, bir türlü kelimeleri bir araya getiremiyorsam eğer roman sadece kalbime değil, hayatıma da dokunmuştur demektir.

Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonnası bence yalnızlığı anlatan bir kitap; insanın yalnızlığından kaçıp, kendini bulacağını düşünürken aslında “yalnızlığın” ne olduğunu keşfettiği bir yolculuğu anlatıyor. 1943 yılında yazılmış olan bu roman aslında klasik aşk hikayelerinin öncüsü olmuş diyebiliriz. Maria karakterinin içinde barındırdığı yalnızlık ama dışa gösterdiği özgün tavır  karşımıza Breakfast at Tiffany’s’deki Holly Golightly karakterinde de çıkıyor. İki yalnız insanın birbirlerini bulup yeni bir yalnızlık dünyası kurmalarını anlatıyor kitap. Kendinden emin olmayan, özgüveni olmayan Raif Bey; boş boş gezindiği bir gün kendisini bir tablonun karşısında dünyadan soyutlanmış buluyor. Bu sayede kendisine tablodaki “Kürk Mantolu Madonna” ile yeni bir hayal dünyası kurarken onunla gerçek hayatta karşılaşacağını düşünmüyordu bile. Karşısına çıkan “Madonna” Maria’nın her ne kadar hayat dolu gözükse de en az kendisi kadar yalnız ve kaybolmuş olduğunu görmemek elde değil.

Maria’nın kurduğu kurallar çerçevesinde beklentisiz, sorgusuz bir arkadaşlık kurmaya başladılar. Ancak bu Raif Bey’in Maria’ya karşı olan duygularını değiştirmedi. O günden sonra her günü Maria’yla geçiyordu. Berlin’e sabun yapımını öğrenmek için gitmesine karşın fabrikaya uğramıyordu bile. Maria’ysa bile akşamları yine istemediği bir işte çalışıyordu. Her ikisi de yaşadıkları yaşamdan bir şey kazanmıyor olmalarına karşın bunu değiştirmek için de hiçbir çaba göstermiyorlardı. Kürk Mantolu Madonna tablosu sayesinde Maria’nın aslında ressam olduğunu öğreniyoruz ancak; kitabın ilerleyen sayfalarında resim yaptığına da hiç tanık olmuyoruz.

            Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar.”

Maria’nın söylediği bu sözler aslında içindeki yalnızlığın açıklaması. Belki de bu nedenledir ki; Raif’ten ilk tanıştıklarında ona kendisinden hiçbir şey istemeyeceğine dair söz verdirtiyor. Günlerini böyle geçirirlerken bir gece bu arkadaşlık “sınırlarının” ortadan kalkmasıyla ilişkilerinin boyutu tamamen değişiyor. Her ne kadar Maria bu durumdan kaçmak istese de yakalandığı amansız hastalık sonucu Raif Bey’in bütün titizlik ve samimiyetiyle ona şefkatle bakması sonucu ikisi de beraber bir gelecek hayali kurmaya başlıyorlar. Kitabın başında tanıdığımız Raif Bey ile bu şefkatli adam arasındaki tuhaf farklar sayesinde Raif Bey’i anlamak sayfalar ilerledikçe daha da kolaylaşıyor. Geleceğe dair adım atma kararları almalarına karşın Raif Bey’in babasının vefatı üzerine vatanına dönme zorunluluğu kurdukları hayallerin yarıda kalmasına ama yenilerinin kurulmasına yol açıyor. Devamlı mektuplaşmalarıyla bu umutlarını diri tutmaya çalışırken Raif Bey’in mektupları cevapsız kalmaya başlıyor. Tek iletişim yolunun mektup olduğu bir dönemde bunun cevapsız kalması, Maria’ya ulaşamamak Raif Bey’i umutsuzluğa ve paranoyaya sürüklüyor. Ve kendini hiç ummadığı halde hayatın bambaşka yollarında yürürken buluyor. Etrafını sevgiden anlamayan, menfaatçi insanlar sarıyor; başka bir kadınla evlenip, çoluk çocuğa kavuşurken kendini aslında hiç olmadığı kadar daha yalnız buluyor. Raif Bey’in kendi kendine verdiği bir ceza olsa gerek, hayatında bu olup bitenlere karşı bu kadar umursamaz olması.

Yine de Raif Bey’in unutulmaz ve talihsiz aşkını bir defterin sayfalarına akıtıyor. Aradan bunca zaman geçmesine karşın sıkı sıkı tutunduğu bir defteri var. Ölüm döşeğindeyken bile tek düşündüğü o defterin bulunmaması. Çünkü eğer biri bulup okursa; Raif Bey’in nasıl biri olduğunu, içindeki bu yalnızlığın sebebini, en kırılgan noktasını ama bir o kadar da hayatının tek heyecanlı zamanlarını öğrenmesinden korkuyor. Defterin ilerleyen sayfalarında öğrendiğimiz en çarpıcı olaylardan biri ise; aslında Maria’nın Raif Bey’i terk etmemiş olması… Maria’nın Raif Bey’in çocuğunu doğurup daha sonra hayata gözlerini yummasından dolayı Raif Bey hiçbir ne zaman ne Maria’dan ne de çocuklarından haberdar oluyor. Tesadüfleri seven hayat ise günün birinde bu gerçekleri Raif Bey’in önüne serdiğindeyse yapılabilecek hiçbir şey kalmıyor. İçine gömdüğü aşkı, daha da imkansızlaşıyor.

Bütün kitap boyunca aslında hem Maria’nın hem de Raif Bey’in aslında ne kadar güçsüz olduklarını görüyoruz. Maria kendine özgün olsa da içindeki kırılgan yapısından dolayı kimseye güvenmiyor. Raif Bey ise Maria ile tanıştığı dönemlerde daha başı boş gezse de zaman geçip başka biriyle evlenip eniştelerinin hatta çocuklarının karşısında güçsüz kalıyor. Ezilen, ne dediği önemli olmayan bir karakter haline dönüşüyor ki bence Raif Bey’in bu tavrı Maria’yı kaybettiği dönemden, bir çocuğu olduğunu öğrendikten sonra kendisine verdiği bir cezadır. Maria ve Raif Bey; birbirleriyle tanıştıktan sonra hayatlarında o boş olan yeri doldurmuşlardı. Ve birbirlerini kaybettikleri an; o boşluğun bir daha dolmayacağını da anladılar. Maria bu acıyla çok yaşamamış olsa da; Raif Bey bir ömür kendini yoksun ve mutsuz olarak göstermiştir.

Dönemin çok çok ilerisinde yazılmış bu roman; bugün bile okuduğumda içimde bir parça hüzün bırakıyor. Dönemler değişiyor; ama insanlar, duygularımız değişmiyor. Herkes içlerindeki o  boşluğu dolduracak kişiyi arıyor.. Belki de bazen kaybediyor. Herkesin kendi “Kürk Mantolu Madonna”sını bulup onu hiç kaybetmemesi dileğiyle…