25 Mayıs 2011 Çarşamba

Ayaklanmanın Ortasında Aydınlık: Aleksandr Puşkin - Yüzbaşının Kızı




“Yüzbaşının Kızı ile karşılaştırılınca bütün romanlarımız ve büyük hikayelerimiz yavan kalıyor. Saflık, yumuşaklık öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki bu yapıtta, gerçek bile yapmacık ve karikatürize edilmiş gibi görünüyor. Ortaya gerçekten de ilk olarak Rus karakterleri çıkıyor. Kalenin basit komutanı, karısı, bayraktar, biricik topuyla kalenin kendisi, zamanın karışıklığı sıradan insanların o alçakgönüllü büyüklüğü. Bütün bunlar yalnızca gerçek değil, onu da aşan bir şey.” diyen Gogol, bütün kitabın özetini yapıyor sanki. Yüzbaşının Kızı, okurken insanı savaş zamanındaki insan yaşamına götürüyor. Hem savaşın getirdiği acıyı hissederken, insanların kendi içseslerinin de çelişkilerine tanık oluyoruz. Kitabın ilk sayfasındaki atasözü bizi karşılıyor önce; “ Gençken başla onurunu korumaya!” Kitabın içine girdikçe “onur”un Ruslar için ne kadar önemli olduğunu ve bütün karakterlerin de bunun için savaştığına tanık oluyoruz.

Andrey Petroviç Grinev; kıdemli binbaşı rütbesinden emekli olmuş bu yüzden kendi onurunu devam ettirebilmek için 17 yaşındaki oğlunu, Pyotr Grinev’i askere yolmaya karar vermesiyle hikayemiz başlar. Hayatın zor koşullarından habersiz olan Pyotr askerliği de bir macera olarak görmektedir. Ve bu macerasında onun yanında ayrılmayacak tek bir kişi vardır; ailenin daimi hizmetkarı Saveliç. Askerliğini yapacak yere giderken Pyotr’ın istediği üzerine kar fırtınasının ortasında yola devam eden araba yolda kalır. Pyotr, nerede olduklarını bilmeden ve orada gördükleri biriden “kılavuzluk” ister – aslında hayatına yön verdiğinin farkında değildir. “Kılavuz”un onlara yardım etmesi sonucunda Pyotr kendisine tavşan kürklü paltosunu hediye eder. Bu “kılavuz” ise ünlü Pugaçov Ayaklanması’nı başlatan lider Pugaçov’dan başkası değildir. Tamamen bir düzensiz orduya, halk ayaklanmasına sahip olan Pugaçov, kitabın gidişatı boyunca kendisi yeni “çar” olarak ilan etmektedir. Kitaptaki savaş aslında varolan sistemi bozmak değil, sadece yerine geçmeye çalışmaktan ibarettir. Tarihlerindeki en büyük ayaklanma olan Pugaçov Ayaklanmasının lideri Pugaçov’un gücü kitap boyunca da kendini gösteriyor. Ancak yine de Puşkin, Pugaçov’un insani bir yanı olduğunu da göstermekten kaçınmıyor. Pyotr’ın kendisi için yaptığı karşılıksız iyiliği unutmuyor; O’na canını bağışlıyor. Katı, sert duruşlu gözüken Pugaçov, Pyotr karşısında sanki daha alçakgönüllü bir hal alıyor. Pyotr’ın aşık olduğu “Yüzbaşının Kızı”na kavuşmasını sağlayan Pugaçov’dur. Pyotr’ın yüzbaşının kızıyla karşılaşıp, aşık olduktan sonra kitabın seyri değişmektedir. Ayaklanmanın arasında Pyotr, kendi sevdiğini kurtarabilmek için kendini ayaklanmanın ortasına atmaktan çekinmiyor.

Ayaklanmanın, kaosun getirdiği karmaşayı Puşkin çok güzel ve gerçekçi anlatmıştır. Saf değiştiren, ölümden korkan askerlerle, onurunu koruyup Çariçe’ye bağlı kalan, uğrunda ölen askerler arasındaki farkı en iyi Pyotr ile Şvarbin göstermektedir. Yüzbaşının Kızı Masha’ya aşık olan bu ikilinin ilk ayrımı kendini düelloda gösterir, düello yarıda kesildiği zaman da aralarında bitmemiş bir hesaplaşma kalır. Ayaklanmadan sonra saf değiştirip Pugaçov’un tarafına geçen Şvarbin bu hesaplaşmayı sonuçlandırmak istese de Pyotr hem Pugaçov’un koruması altındadır, hem de aşkına karşılık bulmuştur. Akıcı bir dille yazılmış bu klasik roman, insanı tam bir ayaklanma dönemine götürüp o karmaşayı hissettirmektedir. Pyotr’ın genç, fevri tavırları, aşkının peşinden gözü kara bir şekilde gitmesi o kadar güzel tasvir edilirken, Pugaçov’un halk üzerindeki etkisi de kaçınılmaz bir derecede kendini göstermektedir. Moskova sınırlarına kadar dayanan bu “halk” ayaklanması, Pugaçov’un yakalanmasıyla sona erer. Pyotr’ın Pugaçov’a olan “yakınlığı” ise onun sorgulanıp, yargılanmasına sebep olur. Masha’yı korumak için, O’nun isminin sorgulamalarda yer almaması için Pyotr suskunluğunu bozmaz. O’nu bu durumdan ancak Masha kurtarabilir. Çariçe’ye ulaşan, gözü aşkını kurtarmaktan başka bir şey düşünmeyen Masha, gerçekleri anlatarak Pyotr’ı kurtarır. Ayaklanmanın, kaosun içinde günışığı gibi gördüğü sevdiği yine hapishaneden onu kurtararak hayatına aydınlık katar.
 

28 Nisan 2011 Perşembe

Öyküye Bir Yolculuk Daha: Papatya

Aceleciyiz. Niye? Nereye gidiyoruz? Nereye koşuyoruz? Adımlarımız daha da hızlandıkça geride bıraktıklarımızı daha mı kolay unutacağız? Hızlandıkça mazi peşimizi bırakacak mı? Bilemiyorum. Sanmıyorum. Ben neredeysem mazim de orada olacak. Kurtuluş yok. Ne sebeple buraya geldiğimi bilmiyorum, mazimden kaçmaktansa onu daha da solumanın vakti geldi belki de. Ankara; denizsiz, kuru, aceleci ama bir o kadar da sakin. Buraya ilk gelişimi hatırlıyorum da; ürkek ve yalnızdım. Ama en önemlisi heyecanlıydım. Yeni bir hayata adım atıyordum; kendi kararlarımı kendim verecek,  geleceğimin yolunu kendim çizecektim. Şehrin biraz uzağındaki bu yemyeşil kampüste bunları düşünüyordum. Şimdi yine aynı yerdeyim, sadece bu sefer farklı duygular içindeyim; hüzün ve endişe. Buraya tekrar gelmeden önce aklımda hep o hüzünlü anılarım, kaybettiğim insanların solmaya yakın yüzleri vardı. Ama şimdi; onlarla ilgili güzel, mutlu anılarım tekrar zihnimde canlanmaya başladı. Araştırma meraklısı bir grup gençtik, zihnimiz öğrenmeye ve eğlenmeye o kadar açıktı ki. Yemyeşil alanların üzerinde yaptığımız partiler, kurduğumuz yeni arkadaşlıklar ve aşklar. Her düşünce, her gördüğüm yer sonunda O’na çıkıyordu işte.

İlk karşılaştığımızda o aceleci kişiliği kendini göstermişti, koridorda koşuştururken bana çarpmıştı. Arkasını dönüp bakmadı bile. Sonra bu yeşil alanın üzerinde Ankara’da nadir görülen sıcak ve güneşli bir havada çimlerin üzerine uzanmış kitabımı okuyordum. Bir anda yanıma biri geldi. Güneşi kesip yarattığı gölgeden; “Ben hayata koşuyorum işte. Bazen koşarken etrafımda yarattığım rüzgarın farkına varmıyorum” dedi. Sanki daha önceden bir tanışıklığımız varmış gibi yanıma uzandı. Ne konuştuğumuzu tam hatırlamıyorum bile. Seneler boyunca o kadar konuşma geçti ki aramızda bazen hepsini hatırlayamıyorum.. Şimdi keşke yazsaymışım diyorum. İnsanın aslında geçmişine ne kadar ihtiyacı oluyormuş.

Çimlerin üzerinden geçip eski evime doğru giden yollara saptım. Bana anılarım eşlik ediyordu. İlk aşkı yaşadığım bu yer ne kadar çok kalbime işlemiş meğersem; Devrim’in elimi ilk tuttuğu yerde ağaçlar daha da büyümüş sanki. Hele o beni ilk öptüğü en ücra köşedeki bankın yanında papatyalar açmış. En sevdiğim çiçek olan papatyalar. Devrim bir gün sormuştu, “ Neden papatyalar?” Demiştim ki; “ Papatya insanın yüzünü güldürür. Baharın habercisidir. Adına şiirler, destanlar yazılmamıştır belki ama herkesin kalbinde bir yer etmiştir. Her bahar yeniden açar. Soldu, gitti, öldü sanırsın ama bir bakmışsın yine ordadır.” Devrim’in yüzü ciddileşti; eğildi, yerden bir adet papatya kopardı ve avuçlarıma yerleştirip “ Beni de hep bu papatya gibi hatırla” dedi ve dudaklarıma ilk öpücüğümüzü kondurdu.

Yine bu bankta avucuma bir papatya aldım ve umutsuzca dudaklarımda o ıslaklığı, kalbimde o sıcaklığı hissetmeyi bekledim. Yürümeye devam edip sonunda eski evimin önüne geldim. Burasıyla ilgili aklımda kalan son ani Devrim ile ayrılışımızdı. İnişli, çıkışlı ama aşk dolu bir ilişki; farklı şehirlere gitmek zorunda olduğumuzdan bitmişti. Kavgalı, gürültülü değil, ağlamaklı ve isteksiz... Dönüp düşündüğümde aşkımın peşinden gitmemek ne kadar aptallıkmış. Ayrıldıktan sonra bir süre daha konuştuk ama her geçen gün O'nun sesi bana daha da uzak ve umutsuz gelmeye başlamıştı. Hayat herkesi yine bir yerlere savurdu ve ben uzun yıllar ondan haber alamadım. Birbirimizi ne kadar aramaya çalıştık bilemiyorum, zaman ilerledikçe yeni anılar, yeni insanlar girdi hayatıma ama ne zaman bir papatya görsem kalbim küt küt atmaya başlardı. Yine öyle bir anda kalbim cesaret verdi bana O’nu aramam için. Cep telefonu kapalı çıkınca umutsuzluğa düşsem de ellerim ev telefonunu çevirdi bu sefer. Karşıma solgun bir kadın sesi çıktı, kendimi tanıttım ve Devrim ile görüşmek istediğimi söyledim. Ellerim titriyor, avuçlarım terliyordu. Karşımdaki solgun ses, ağlamaklı bir hal alıp bana Devrim’in intihar ettiğini söyledi ve telefonu kapattı. O an dünya durdu ve ben de durdum. Buraya, bu anılar diyarına dünyanın devam etmesi için geldim sanırım. Maziyi yanıma alıp devam etme gücü versin bana diye.

Kendimi bu düşüncelere kaptırıp o anı tekrar hissederken yanımdan geçen bir çift beni bu duygulardan uyandırdı. Ve o an unuttuğum bir şey aklıma geldi. Son yılımızdı, Devrim ile aşkımızı ölümsüzleştirmekten bahsediyorduk. Devrim bir anda elimden tuttu ve beni dışarı çıkardı. Evin arka bahçesinde bir fidanın yanına oturmuştuk. " Sen burada bekle" dedi bana. Geri geldiginde elleri doluydu. " Buraya ufak bir çukur açacağız, içine aşkımıza dair ne koymak istiyorsak koyacağız ve bunu yaptığımızı unutacağız." dedi. Neden bilmiyorum, o zaman bunu hem saçma, hem komik bulmuştum. Simdi ise koşarak evin arka bahçesine gittim. O fidan büyümüştü ve etrafı tamamen papatyalarla dolmuştu. Yere oturup ellerimle toprağı kazmaya başladım ta ki gömdüğümüz kutuyu bulana kadar. Üzerindeki toprakları ve gözlerimdeki yaşları silip kutuyu açtım. Anılar denizine bir yolculuk daha bekliyordu beni. İçinden zamanında koyduğumuz ilk sinema biletimiz, ilk fotoğrafımız, bir kaç parça hediyemiz ve daha bir sürü anı çıktı. Ancak bir anda tanıdık gelmeyen bir zarf gördüm, üzerinde ismim yazıyordu. Açtığımda içinde plastik bir papatya ve uzun yıllardır neredeyse unuttuğum yazısıyla Devrim'in mektubu çıktı:

" Sevgilim, 
Sana böyle hitap etmeyeli çok uzun yıllar geçti ama kalbim böyle hitap etmekten hiç vazgeçmedi. Sana göre ben hep aceleciydim, evet. Yine aceleyle gidiyorum ve sen bu hızlı yolumda durup hiç ayrılmak istemediğim ve unutamadığım bir durak oldun. Ama ben hep senin benim daimi evim olmanı istedim. Eğer buraya gelip, bu yazıyı bulmuşsan demek ki kalbin de benden vazgeçmemiş. Ara ara buraya gelir, hep bu çukuru kazıp kazmamayı düşünürüm. Sanki acarsam içindekiler uçup gidecekmiş gibi gelir. Ama bugün farklı. Bugün sana verdiğim sözü yerine getiriyorum; aşkımızı ölümsüzleştiriyorum. Sana papatya tarlaları bırakıyorum. Sen ölüp gittiğimi sansan bile ben her bahar sana açacağım."
                                                                                                     D.

Plastik papatyayı elime alıp burnuma götürdüm, sanki kokacakmış gibi, gözümden akan yaşlarla ıslandı. Mektubu cebime koydum. Kutuyu çukura geri koyup, üstünü örttüm içindekiler uçup kaçmasın diye.
             

22 Nisan 2011 Cuma

Yeni Bir Gün

                           
Uykuyla uyanıklık arasındayken ağrıyan bacaklarım zorla uyandırdı beni. Yatakta dönmeye gayret ederken yanımda elli yıldan fazladır yatan hanımımım horlamasına takıldım. Zaman ne kadar hoyratça davranmıştı ikimize de. Gündüzleri sadece kavga ederken, yüzümüzdeki gülümsemeyle baş koyduk yatağımıza. Geçirdiğim ameliyatlar sonucu artık tuvaletimi bile tutamaz oldum. Vücudumun ağırlığı, ruhumun da ağırlığı olmuştu sanki. Tuvalete gitmek için kalktım. O iki adımda bile nefesim zar zor eşlik ediyordu bana.

Salona geçip havanın aydınlanmasını bekledim. Daha sonra o sessiz ev bir anda seslenmeye başladı. Yaşlılığına rağmen enerjisi bitmeyen hanımım da uyandı. Artık işe gitmiyordum. Gitmek istememe rağmen gidemiyordum. Çocuklarım bana bunu uygun gördüler. Araba kullanmam, sigara içmem yasaklandı. En az altmış yıllık alışkanlıklarım “yaşlılık” denen hastalık yüzünden askıya alındı. Uzun yıllar sonunda sabahtan akşama kadar eve ekmek getirebilmek için işçisiyle işçi, patronlarla patron olan ben, şimdi yıllardır yaşadığım evimde misafir gibiyim. Dertlenmek istemiyorum aslında çünkü biliyorum, hissediyorum ki seviliyorum.

Her gün haberlerde daha da kötüye giden dünyayı gördükçe sinirleniyorum, küfrediyorum. Bizim gençlik zamanlarımızı hatırlıyorum da… Daha mutluyduk diyorum. Şimdiki dünya düzeni beni endişelendiriyor, torunlarıma bakıp onları düşünüyorum. Onlar ne yapacak? Gelecekleri nasıl olacak? Bizler kadar şanslı olabilecekler mi? Ben düşüncelerime dalmışken kapının çaldığını bile duymuyorum, belki düşüncelerimin yoğunluğundan, belki de kulaklarımın iyi duymamasından. Hanım yine şikayet ediyor kulaklığımı takmadığım için. Bastonumu alıp zar zor oturduğum koltuktan kalkıyorum, yavaşça kapıya gidiyorum. Gelen karşı komşumuz; ben en eski dostlarımdan biri. İkimiz de hastalıkların pençesinde sürüklenirken alışkanlıklarımızdan, zevklerimizden mahrum kalmış kader arkadaşıyız aslında. Halbuki eskiden ellerimin tuttuğu, daha hızlı hareket ettiği dönemde ben kanunumun başına geçerdim, başlardım çalmaya. O ise koşa koşa udunu alır gelirdi. Sanırsın ki konser veriyoruz ama keyfimize diyecek yoktu. Şimdiyse ancak bastonlarımızdan ses çıkarabiliyoruz. “Haydi gel biraz yürüyelim” dedi, üstüme kalın bir ceket, başıma da kasketimi alıp ağır adımlarla dışarı çıktık. Şansımıza hava güzeldi. Yeşil ağaçlar altında, sokağımızdaki köpekler peşimizde ancak sokağın sonuna kadar yürüyebildik. Yürürken balkonlarında oturmuş, köpeğini gezmeye çıkarmış ya da bizim gibi yürüyüşe çıkmış herkesle selamlaştık. Burası eski bir muhit. Herkesin birbirini tanıdığı, herkesin birbirine hal hatır sorduğu bir dönemden geliyoruz biz. Sokağın sonundaki pastanede tavlamızı oynayıp, çayımızı içtik, kahkahalar attık. Yaşlandık belki ama hala mutluyduk. Eve dönme vaktinin geldiğini, yorulan ayaklarımızdan, zorlanan nefesimizden anladık.

Akşam olup da yemek bitti mi, hanımla televizyon kavgamız başlayacak demektir. Ya başka kanaldadır istediklerimiz, ya sesi çok yüksektir ya da çok kısık. İçeride bir televizyon daha olmasına karşın ikimiz de birbirimize kıyamayız; orası daha soğuktur, daha rahatsızdır. Vurulan kapının sesi beni bu düşüncelerden aldı. Karşı komşumuzdan feryatlar yükseliyordu, koşmak istedim ama bacaklarım el vermedi. Bastonumu aldım ve kendimi karşı evde buldum. Otuz yıldan fazladır bu eve girmeye alışığım, salonundaki koltukta ağırlığımdan kalmış izler var. Duvarlarında asılı fotoğrafların anılarını biliyor, içindeki insanları tanıyorum. İlk defa yabancısı olduğum yatak odasına gidip de arkadaşımın beyazlaşmış yüzünü görünce anlıyorum ki, bir hayat sona eriyor. Ben onu hayatta tutmaya çalışırken, etrafımda yankılanan sesleri duyuyorum. Anlamıyorum ama ne dediklerini hissediyorum sanki. Çok geçmeden ambulansın sesi belirginleşiyor sadece. Kimsenin girmediği bu mahrem oda, bir anda tanımadık onca insanla doluyor. Ama nafile. Ellerimde bir hayat gidiyor ve ben sadece ağlayabiliyorum. Hanımım da gözyaşları içinde koluma girip beni oturtuyor. Anam, babam öldüğünde bile bu kadar ağlamayan ben, gözyaşlarımı durduramıyorum. Güçsüz olan bacaklarım daha da güçsüzleşiyor, benim daha da ağırlaşıyor. Bembeyaz çarşafın altındaki arkadaşım, kardeşim sanki bana gülümsüyor. Vedalaşma vaktimin geldiğini hanımın “Hadi, evimize” demesiyle anlıyorum. Ağır ağır adımlarımızla evimize dönüyoruz. Yatağa oturuyorum; gözlerim yaşlı, ellerim titrek, kafamda düşünceler, yüreğimde yeni hisler… Vaktin ne kadar çabuk geçtiği ve ne kadar yetersiz olduğu gerçeği yüzüme çarpıyor. Dünya olanca hızıyla ilerliyor. Ve ben bu ilerleyen zamanın içinde benimle geriye doğru yolculuk eden, eski günleri bugünlere getiren arkadaşımı kaybediyorum. Bugün bir daha anlıyorum ki; özlediğim gençliğimmiş, beklediğimse yeni bir gün.

28 Mart 2011 Pazartesi

Birlikte Ölünecek Aşkı Anlatan Roman: Mehmet Rauf'un Eylül'ü

     Aşk, hasret, tutku, şüphe duygularının hepsini şiirsel bir dille anlatırken okuyucuya da hissettiren bir kitaptı bu ayki kitabımız olan Mehmet Rauf’un “Eylül”ü. Kitap boyunca Süreyya’nın karısı Suad’ın ve Süreyya’nın akrabası ve arkadaşı olan Necib’in gözlerinden birbirlerine duydukları aşkı okuyoruz. Kitabın başında Süreyya ile Suad’ın sanki mükemmel, aşk dolu bir evlilikleri varmış zannediyoruz. Sayfalar ilerledikçe bu Suad’ın aslında kendince evliliğini konumlandırdığı bir düşünce olduğunu anlıyoruz.
     Bağevinde Süreyya’nın ailesiyle birlikte yaşan bu çift bu durumdan hoşnut olmamaktadır. Süreyya’yı mutlu etmek isteyen Suad ise ailesinden para alıp İstanbul’da bir yalı tutup, baş başa yaşamaya başlarlar. Ancak bu yalının bir müdavimi daha vardır; yalının tutulmasına yardımcı olan Necib. Necib sık sık bu hayran olduğu çifti ziyarete gelir. Süreyya ile Suad’ın birbirlerine olan yaklaşımlarından o kadar etkilenir ki evlenme fikrine bile sıcak bakmaya başlar. Ancak; zaman geçtikçe “evlilik” fikrini sıcak kılanın Suad’ın ta kendisi olduğunu anlamaya başlar. Suad’ın, eşi için yaptığı fedakarlıklar, Süreyya’ya bakışı, birbirleriyle olan diyalogları Necib’i hayran bırakır. Suad’ın kendisi gibi müziğe aşık olup, piyano çakmasıysa Necib’in hayranlığının doruk noktasını oluşturur. Suad’a aşık olduğunu fark ettiğinde öncelikle daha sık görüşmek istese de vicdanına yenik düşüp en iyi çözümü kaçmakta görür. Kaçmadan önce ise Suad’a duyduğu aşkın ilk fiziksel simgesi olan Suad’ın eldiveninin tekini çalar. Eldivenden önce Necib hiçbir şekilde fiziksel yaklaşımda bulunmamıştır. Eldiven kitaptaki aşkın simgesi olarak nitelendirilebilir. Bağevine giden Necin burada tifoya yakalanır. Bu duruma çok üzülen Suad ve Süreyya hasta ziyaretine giderler ve bu ziyaret kitabın dönüm noktasını oluşturur. Süreyya’nın kardeşi Hacer, Necib’in hasta yatağında yastığının altında sakladığı gizemli eldiveni anlatır ve eldiveni gösterdiğindeyse Suad eldivenin kendisinin olduğunu ve bunca zamandır Necib’in kendisine aşık olduğunu anlar. Eski söylenen sözler, yapılan davranışlar daha da bir anlam kazanır. Kitap boyunca Necib’in Suad için kurduğu her cümle okuyucunun içini ısıtıp; “Nasıl bir aşk ki bu sadece nazarı bile yetiyor?” dedirtiyor. Bu olaydan sonra Suad aslında yaşadığı hayatı kendisinin seçmediğinin, hissettiği duyguların yeterli olmadığının farkına varıyor.
       Süreyya kendisini kiraladığı sandala adayıp bütün gününü denizde geçirirken, Necib ile Suad birbirlerine bakıp gözleriyle konuşup, müziğin melodisinde uzaktan aşk yaşamaya başlıyorlar. Kitaba adını veren “Eylül” hayatlarının en güzel dönemini  yansıtan aydır. Bir tebessümle, bir bakışla hayallere dalarlar. Ta ki Süreyya’nın babaocağına geri dönmek istemesiyle Suad ile Süreyya ilk ciddi kavgalarını yaşarlar. Suad, Necib ile olan bu husumetinin o konağa gidince biteceğinden emindir, ancak ne kadar savaşsa da karar verilmiştir.
        Konağa döndüklerinde Suad hiç olmadığı kadar mutsuzdur. Necib konağa sürpriz ziyaretler yapsa da Suad çareyi sessiz kalıp kaçmakta bulur. Ev halkının bir şey anlayacağından çok korkan Suad, Necib’in nazarlarına karşılık vermiyor, yüzüne bakmamaya çalışıyor. Ve bu durum Suad’ı zamanla hasta ediyor. Necib ise bu durum karşısında Suad’ın artık onu sevmediğini düşünüp kendini alkolün kollarına bırakıyor. Kitap boyunca hissedilen ve hissettirilmeye çalışılan aşk duygusunun yanı sıra ölme arzusunun da devamlı dile getirildiğini görüyoruz. Aşksız, tebessümsüz, bakışsız bir hayat yaşamanın hayat olmadığını savunuyor ikisi de. Necib artık Suad’ın bu ilgisizliğine dayanamayıp sabahın erken saatlerinde konağa geliyor ve Suad’ı yalnız yakalıyor. Konuşmaya başladıklarında, askında birbirlerini yanlış anladıklarının farkına varıp gözyaşlarına boğuluyorlar. Hissettikleri aşkın aslında azalmadığını görmelerine rağmen Süreyya’nın varlığından dolayı ayrılmaya karar veriyorlar. Kitabın en hüzünlü anlarından biri olan bu sahnede, kendi mutluluklarını bir kenara bırakıp Süreyya’nın ne kadar mutsuz olacağını düşünüp, bunun yanı sıra oluşabilecek toplumsal baskıları düşünüp paramparça oluyorlar. Necib, kalbinde taşımaktan yıpranmış eldivenin tekini Suad’a uzatıyor, kendinden bir hatıra kalması için. Suad ise kendi göğsünden eldivenin diğer tekini çıkarıp gözyaşları içinde Necib’e veriyor. 1900’lerde yazılmış bu roman, aynı Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna”sı gibi yanlış anlaşılmaların, iletişim sorunlarının olduğu dönemin zor koşullarını yansıtıyor. Romanı epik yapan ise; konakta çıkan yangın sonucu Suad’ın alevler içinde kalması ve Süreyya ile Necib’in O’nu kurtarmak için alevlerin arasına koşmaları. Tek fark, Süreyya’nın alevler içinde devam edecek cesaretinin olmamasıydı, Necib ise hiç düşünmeden kendini ateşlerin içine atıp sevdiğiyle birlikte olamayacaksa onunla birlikte ölmeyi tercih etti.
        Bütün kitap boyunca aslında dönem kadınının konumunu görüyoruz. Hacer’in kocası Fatin’den nefret edip, arkasından konuşmasına tanık oluyoruz. Ancak buna rağmen ona karşı olan “kadınlık görevlerini” de yerine getirmek zorunda kalıyor. Hanımefendi ise; huysuz, aksi, hiçbir şeyden memnun olmayan beyefendiye sesini çıkarmıyor bile. Hepsi, hayat önlerine ne çıkardıysa, sorgusuz sualsiz kabul edip yaşamaya bakıyorlar. Suad’da Necib’i tanımadan önce ‘aşk’ın’ ne olduğunu bilmeden önce aynen böyleydi. Necib’le hayatın anlamını, arzularını, kendi istediklerinin ne olduğunu keşfetmeye başladı. Necib’e olan aşkı büyüdükçe, etrafındaki ilişkileri sorgulamaya başladı Suad. Hacer’in kocasına bakışını, hanımefendinin nasıl beyefendiye baktığını, acaba onların hiç birbirlerine aşık olup olmadığını sorup durdu kendisine.
          Her ne kadar bir “ihanet” romanı okumuş olsak da, Suad ile Necib’in yaşadıkları “yasak aşk” o kadar temiz, saf ve dokunaklıydı ki zaman zaman yasak olduğunu unuttuğum anlar oldu. Kitabın dilinin eski olması, yavaş okumama sebep olsa da Mehmet Rauf’un akıcı dili okuru o yıllara götürebilmeyi başarmış. Hayatlarındaki mutluluğu ancak birbirlerinde bulan Suad ve Necib vicdanlarına ve aşklarına kurban olarak kalplerde hüzünlü, duygulu ve özlemli bir yer bıraktı. Birlikte kaçıp gidemediler, o cesareti bulamadılar belki ama “birlikte ölünecek aşkı” buldular.

15 Mart 2011 Salı

Hüzünlü Bir Geçmişte Geleceği Bulmak: Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna

Sonu hüzünlü bir roman okuduğumda, kalbime dokunduğu zaman sindirebilmek için zaman gerekiyor. Söylenecek çok şey olduğunu hissedip, bir türlü kelimeleri bir araya getiremiyorsam eğer roman sadece kalbime değil, hayatıma da dokunmuştur demektir.

Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonnası bence yalnızlığı anlatan bir kitap; insanın yalnızlığından kaçıp, kendini bulacağını düşünürken aslında “yalnızlığın” ne olduğunu keşfettiği bir yolculuğu anlatıyor. 1943 yılında yazılmış olan bu roman aslında klasik aşk hikayelerinin öncüsü olmuş diyebiliriz. Maria karakterinin içinde barındırdığı yalnızlık ama dışa gösterdiği özgün tavır  karşımıza Breakfast at Tiffany’s’deki Holly Golightly karakterinde de çıkıyor. İki yalnız insanın birbirlerini bulup yeni bir yalnızlık dünyası kurmalarını anlatıyor kitap. Kendinden emin olmayan, özgüveni olmayan Raif Bey; boş boş gezindiği bir gün kendisini bir tablonun karşısında dünyadan soyutlanmış buluyor. Bu sayede kendisine tablodaki “Kürk Mantolu Madonna” ile yeni bir hayal dünyası kurarken onunla gerçek hayatta karşılaşacağını düşünmüyordu bile. Karşısına çıkan “Madonna” Maria’nın her ne kadar hayat dolu gözükse de en az kendisi kadar yalnız ve kaybolmuş olduğunu görmemek elde değil.

Maria’nın kurduğu kurallar çerçevesinde beklentisiz, sorgusuz bir arkadaşlık kurmaya başladılar. Ancak bu Raif Bey’in Maria’ya karşı olan duygularını değiştirmedi. O günden sonra her günü Maria’yla geçiyordu. Berlin’e sabun yapımını öğrenmek için gitmesine karşın fabrikaya uğramıyordu bile. Maria’ysa bile akşamları yine istemediği bir işte çalışıyordu. Her ikisi de yaşadıkları yaşamdan bir şey kazanmıyor olmalarına karşın bunu değiştirmek için de hiçbir çaba göstermiyorlardı. Kürk Mantolu Madonna tablosu sayesinde Maria’nın aslında ressam olduğunu öğreniyoruz ancak; kitabın ilerleyen sayfalarında resim yaptığına da hiç tanık olmuyoruz.

            Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar.”

Maria’nın söylediği bu sözler aslında içindeki yalnızlığın açıklaması. Belki de bu nedenledir ki; Raif’ten ilk tanıştıklarında ona kendisinden hiçbir şey istemeyeceğine dair söz verdirtiyor. Günlerini böyle geçirirlerken bir gece bu arkadaşlık “sınırlarının” ortadan kalkmasıyla ilişkilerinin boyutu tamamen değişiyor. Her ne kadar Maria bu durumdan kaçmak istese de yakalandığı amansız hastalık sonucu Raif Bey’in bütün titizlik ve samimiyetiyle ona şefkatle bakması sonucu ikisi de beraber bir gelecek hayali kurmaya başlıyorlar. Kitabın başında tanıdığımız Raif Bey ile bu şefkatli adam arasındaki tuhaf farklar sayesinde Raif Bey’i anlamak sayfalar ilerledikçe daha da kolaylaşıyor. Geleceğe dair adım atma kararları almalarına karşın Raif Bey’in babasının vefatı üzerine vatanına dönme zorunluluğu kurdukları hayallerin yarıda kalmasına ama yenilerinin kurulmasına yol açıyor. Devamlı mektuplaşmalarıyla bu umutlarını diri tutmaya çalışırken Raif Bey’in mektupları cevapsız kalmaya başlıyor. Tek iletişim yolunun mektup olduğu bir dönemde bunun cevapsız kalması, Maria’ya ulaşamamak Raif Bey’i umutsuzluğa ve paranoyaya sürüklüyor. Ve kendini hiç ummadığı halde hayatın bambaşka yollarında yürürken buluyor. Etrafını sevgiden anlamayan, menfaatçi insanlar sarıyor; başka bir kadınla evlenip, çoluk çocuğa kavuşurken kendini aslında hiç olmadığı kadar daha yalnız buluyor. Raif Bey’in kendi kendine verdiği bir ceza olsa gerek, hayatında bu olup bitenlere karşı bu kadar umursamaz olması.

Yine de Raif Bey’in unutulmaz ve talihsiz aşkını bir defterin sayfalarına akıtıyor. Aradan bunca zaman geçmesine karşın sıkı sıkı tutunduğu bir defteri var. Ölüm döşeğindeyken bile tek düşündüğü o defterin bulunmaması. Çünkü eğer biri bulup okursa; Raif Bey’in nasıl biri olduğunu, içindeki bu yalnızlığın sebebini, en kırılgan noktasını ama bir o kadar da hayatının tek heyecanlı zamanlarını öğrenmesinden korkuyor. Defterin ilerleyen sayfalarında öğrendiğimiz en çarpıcı olaylardan biri ise; aslında Maria’nın Raif Bey’i terk etmemiş olması… Maria’nın Raif Bey’in çocuğunu doğurup daha sonra hayata gözlerini yummasından dolayı Raif Bey hiçbir ne zaman ne Maria’dan ne de çocuklarından haberdar oluyor. Tesadüfleri seven hayat ise günün birinde bu gerçekleri Raif Bey’in önüne serdiğindeyse yapılabilecek hiçbir şey kalmıyor. İçine gömdüğü aşkı, daha da imkansızlaşıyor.

Bütün kitap boyunca aslında hem Maria’nın hem de Raif Bey’in aslında ne kadar güçsüz olduklarını görüyoruz. Maria kendine özgün olsa da içindeki kırılgan yapısından dolayı kimseye güvenmiyor. Raif Bey ise Maria ile tanıştığı dönemlerde daha başı boş gezse de zaman geçip başka biriyle evlenip eniştelerinin hatta çocuklarının karşısında güçsüz kalıyor. Ezilen, ne dediği önemli olmayan bir karakter haline dönüşüyor ki bence Raif Bey’in bu tavrı Maria’yı kaybettiği dönemden, bir çocuğu olduğunu öğrendikten sonra kendisine verdiği bir cezadır. Maria ve Raif Bey; birbirleriyle tanıştıktan sonra hayatlarında o boş olan yeri doldurmuşlardı. Ve birbirlerini kaybettikleri an; o boşluğun bir daha dolmayacağını da anladılar. Maria bu acıyla çok yaşamamış olsa da; Raif Bey bir ömür kendini yoksun ve mutsuz olarak göstermiştir.

Dönemin çok çok ilerisinde yazılmış bu roman; bugün bile okuduğumda içimde bir parça hüzün bırakıyor. Dönemler değişiyor; ama insanlar, duygularımız değişmiyor. Herkes içlerindeki o  boşluğu dolduracak kişiyi arıyor.. Belki de bazen kaybediyor. Herkesin kendi “Kürk Mantolu Madonna”sını bulup onu hiç kaybetmemesi dileğiyle…

31 Ocak 2011 Pazartesi

"Bereketli Topraklar Üzerinde"'de Ekmek Derdini Anlatan Orhan Kemal



            “Ayağın gurbete düştü de alıştın mı, bırak. Her zaman gidersin. Gurbet çağırır, duramaz, mümkünü yok duramaz gidersin. Gitmezsen köy yeri batar, bunalırsın. Kendir kement tutamaz seni, gidersin. Gidince de durabilir misin? Ne mümkün? Bu kez sıladır içinde yaf yaf eder, burcu burcu kokar, düşlerine girer. Ah bir gitsem diye can atarsın, iple çekersin sılayı. Gidersin de, gitmeye gidersin. Bir gün, beş gün… Kardaşıma deyim, bu kez gurbettir el eder, çağırır seni. Köydür batar, yüreğindir daralır, ceviz kabuğu gibi daralır. Buraya ne demeye geldim dersin, kahredersin. Bir kez yolun gurbete düştü mü, yu elini kendi kendinden!”
           
          İçimizde bitmek bilmeyen sıla hasretleri, gurbet yolları var aslında. Nereye dönsek, diğerini arıyor gözümüz, kalbimiz… Bu ayki kitabımız Orhan Kemal’in “ Bereketli Topraklar Üzerinde” köy ve şehir hayatının zıtlığı, ırgatların kendi içinde yaşadıkları zıtlıkları, hayat mücadelesini anlatıyor. Köy hayatına duydukları hasret ilk şehre indikleri zaman ne kadar yoğundu. Zaman ilerledikçe şehir hayatı da onları içine çekmeyi başardı. Nerede yaşarsak yaşalım; içimizdeki o “eve” duyduğumuz sıla, biz nereye gidersek gidelim bizi takip ediyor. Ne biz ondan vazgeçebiliyoruz, ne de o bizden. İçimizde kurduğumuz o dünyadır aslında bizi biz yapan. Onu unutmadığımız sürece sılamız yön gösterir bize. Pehlivan Ali’yle İflahsızın Yusuf’un ‘ekmek derdine’ düşüp arkadaşları – sılalarının bir parçası olan Köse Hasan’ı ölüm döşeğinde bırakıp gitmeleri aslında içlerindeki saf sılanın bir parçasını şehirde bıraktıklarının göstergesidir. Hangi taraf baskınsa hayatına; o yön verse de sana öbür tarafın hasreti gittikçe yoğunlaşır. Eğer ulaşamazsan o hasrete; hasret git gide büyür ve sanki hayale döner; ulaşılması zor görünen bir hayal… Irgatları da hayatta tutan aslında kendi içlerinde kurdukları bu hayallere tutunup kalmaları. İflahsızın Yusuf’un kurduğu “şehir” hayalinin peşinden gelen Pehlivan Ali ve Köse Hasan sonunda kendi hayallerinin de peşinden gittiler. Köse Hasan kaderine çabuk yenik düştü; daha kendine hayaller yaratamadan hastalığın soğuk kollarında buldu kendini. Kurabildiği tek hayal kızı Emine’nin babasından istediği saç tokasıydı. Pehlivan Ali ise, kadının fendine yenik düşüp Fatma’nın peşinden gidip kendine başka hayaller çizdi. Pehlivan Ali devamlı kendi dürtülerinin peşinden gittiği için sonunda Fatma’yı da, kendi canını da kaybetti. İflahsızın Yusuf ise kendine amacına kitlenip “kardaşlığı” bir kenara bıraktı ve ‘usta’ olup köyüne başı dik gidecekken kardaşlarının başına gelenler vicdanını sızlattı.
           
          Kitap her ne kadar basit bir dille anlatılmış olsa da aslında Orhan Kemal, ırgat hayatının bu basitlikten ibaret olduğunu anlatmak istemiştir; ekmek parası, yemek, çalışmak ve sevişmek. Kazandıkları parayı da ırgatbaşlarının teşvikiyle kumara, çaya ya da esrara vermeye zorlanıyorlardı. Ç.Köyü’nden gelen ırgatların kumarla, esrarla, avratla ilgileri yoktu, bu ‘dünyevi zevkleri’ Pehlivan Ali’nin peşinde koştuğu hayaller sayesinde kitapta görüyoruz. Irgatların cahilliği, kazanma hırsları varolan üç kuruşlarını da kaptırmalarına sebep oluyordu. Bunun en güzel örneğini de Hidayet’in Oğlu; gözünü para hırsı bürümüş ki bunun için adam öldürmeyi bile göze alabiliyor, kazandığı parayı da ya kumarda ya da genelevde yiyerek köyüne hiç para kazanamadan geri dönmek zorunda kalıyor. Hayata tutunma savaşı verirlerken, nefislerine hakim olamadıklarından hayallerine kavuşamadılar. Tekrar tekrar söylenen cümleler, tekrar tekrar sorgulanan düşünceler kendini gösteriyor; kitap boyunca İflahsızın Yusuf’un her daim emmisinden alıntı yapması, Pehlivan Ali’nin ise devamlı “Fatma gibi avrat var mı ama…” diyip hayallere dalması… Aşk, sevgi, sadakat, acıma aslında kitapta yer almayan duygular. Hayatta kalma mücadelesi için günü kurtarmak bu duyguları bastırıyor.

            “Olma kuluna kul, öpme el ayak, kirlenmesin ağzın. Ya ver canını insan için ya da etme kalabalık dünyamıza.” diyor Kılıç Usta. Gel gör ki, ırgatlar para kazanma, işlerini koruyabilme umutlarından dolayı çoğu “kul oluyor”, “el ayak öpüyor”. Bunun en güzel örneği ise de Kemal Cesur’dur. Pehlivan Ali’nin ölümünden sonra bile; ağanın ölümünü engelleyebilecek durumda olup hiçbir şey yapmamasına rağmen Kemal Cesur jandarmaya karşı ağayı korudu. “Onu ben öldürmedim ya!” diyip işin içinden sıyrıldı bütün ırgatlar. İflahsızın Yusuf da bunlara dahil. Kimsenin tam anlamadığı ama her duyduklarında doğruluğunu onayladıkları Kılıç Usta’nın bu cümlesi kitabın en çarpıcı cümlelerinden biri. Kitapta ‘canını verecek’ kimse yok aslında. Yaşam derdindeki ırgatlar topluluğunda en “insan” olmaya yakını belki de Hidayet’in Oğlu’dur. Bir katil olması, açgözlü olmasının yanı sıra, Köse Hasan ölüm döşeğindeyken hiçbir kazancı olmadan, bir karşılık beklemeden ona bakmış, onu doyurmuş ve temizlemiştir. “Kardaşımız” dediği hiç kimse yanında yokken Hidayet’in Oğlu onu yalnız bırakmamıştır. Küçük ağa’nın çiftliğinden şehre paralarını almaya giderlerken yolda susuzluktan, açlıktan yığılıp kalan ırgatlara da kimse yardım etmemiştir. Bunlar  ekmek parasının, yaşam mücadelesinin getirdiği bencilliklerin örneğidir aslında.
           
          İşverenler, ağalar; ırgatlara bir nevi köle olarak bakarken ırgatlar da birbirlerine rakip-kurban-düşman olarak bakıyorlar. Kardeş diyorlar ama kardeşliğin ne olduğunu bilmiyorlar. Birbirlerinin işlerinin, sevdiklerinin, paralarının peşine düşüyorlar. Kitabın geneline baktığımızda sömürülen, ezilen, onurları ayaklar altına alınan bir işçi sınıfıyla burjuvanın çatışması var. Burjuva sınıfıyla işçi sınıfı kitapta yalnızca iki kere karşı karşıya geliyor. İlkinde üç arkadaşın fabrika sahibi hemşerileriyle karşılaşması, diğeri ise Pehlivan Ali’nin patozda bacağının kopmasıyla küçük ağanın onu arabası kirlenecek diye arabaya almaması sonuçta direkt olarak karşı karşıya kalırlar. Bunların dışında ırgatlar sadece ırgatbaşıları ve ustalarla muhataptırlar. Irgatbaşıların ise ırgatlardan aldıkları haraçlar ve sonrasında da kalan paralarıyla çay ya da esrar aldırtmaya zorlamaları ırgatların ceplerini boş bırakıp işlerinden vazgeçemez hale getirmektedir. Bu da dönem koşullarının, çalışma şartlarının getirdiği kısırdöngüdür. Fethi Naci’nin (Yeni Dergi/1970) yazdığı bu cümleler bütün kitabın özetidir bence:

            “ Toprak reformu yapmamış, sanayileşmesini gerçekleştirememiş,bir az gelişmiş ülkede, Türkiye’de köylü işçilerin kahırlı hayatlarını mükemmel bir biçimde yansıtır Orhan Kemal. Roman belli bir tarihsel anı, unutulmayan bir ustalıkla tespit ettiği için tarihi ve sosyal gerçekçiliği, ele aldığı insanları gerçeğe uygun olarak gösterdiği için güçlü ve kalıcı.”

            Bu kadar gerçekçi olması, kitaptaki hiçbir karakterin idealize edilmemesi, içimde yaşadıkları gerçek şartlara bağlı olarak anlatılmasından kaynaklanmaktadır. Kitaptaki en önemli karakterlerden biri aslında Zeynel’dir. Kürt Zeynel bütün bu sömürüye, haksızlığa karşı çıkan, başkaldıran tek karakterdir. Etrafını örgütlemeye çalışıp “daha iyi çalışma koşulları” elde etmeyi sağlamak istese de ırgatların cehalet ve korkularına yenik düşmesi sonucu işini kaybeder. Yine de uğradığı haksızlığı bilip, kurulan bu düzenin (düzensizliğin) farkında olduğundan harmanı ateşe vermekten de çekinmez. Kürt Zeynel bütün kitap boyunca aslında yaptığı her davranışı, söylediği her sözü diğer ırgatların çıkarları doğrultusunda yapıp sadece kendini değil, onları da düşünen en sağlam karakterdir.
           
         “Bereketli Topraklar Üzerinde” her ne kadar bir “dönem” eseri olsa da her döneme uyarlanabilecek, her dönem sorgulanabilecek, her dönem bireyi düşünmeye sevk edebilecek bir kitaptır. Etrafımız her ne kadar değişse de; toprak reformu olsa da, sanayileşsek de, çalışma koşullarımız düzelse de, işçi sağlığı kontrol altına alınsa da insan yine aynı insan. Zaaflarımız aynı zaaf, kavgalarımız yine aynı kavga. İflahsızın Yusuf’un da dediği gibi; “Hepimizinki ekmek derdi.”