28 Nisan 2011 Perşembe

Öyküye Bir Yolculuk Daha: Papatya

Aceleciyiz. Niye? Nereye gidiyoruz? Nereye koşuyoruz? Adımlarımız daha da hızlandıkça geride bıraktıklarımızı daha mı kolay unutacağız? Hızlandıkça mazi peşimizi bırakacak mı? Bilemiyorum. Sanmıyorum. Ben neredeysem mazim de orada olacak. Kurtuluş yok. Ne sebeple buraya geldiğimi bilmiyorum, mazimden kaçmaktansa onu daha da solumanın vakti geldi belki de. Ankara; denizsiz, kuru, aceleci ama bir o kadar da sakin. Buraya ilk gelişimi hatırlıyorum da; ürkek ve yalnızdım. Ama en önemlisi heyecanlıydım. Yeni bir hayata adım atıyordum; kendi kararlarımı kendim verecek,  geleceğimin yolunu kendim çizecektim. Şehrin biraz uzağındaki bu yemyeşil kampüste bunları düşünüyordum. Şimdi yine aynı yerdeyim, sadece bu sefer farklı duygular içindeyim; hüzün ve endişe. Buraya tekrar gelmeden önce aklımda hep o hüzünlü anılarım, kaybettiğim insanların solmaya yakın yüzleri vardı. Ama şimdi; onlarla ilgili güzel, mutlu anılarım tekrar zihnimde canlanmaya başladı. Araştırma meraklısı bir grup gençtik, zihnimiz öğrenmeye ve eğlenmeye o kadar açıktı ki. Yemyeşil alanların üzerinde yaptığımız partiler, kurduğumuz yeni arkadaşlıklar ve aşklar. Her düşünce, her gördüğüm yer sonunda O’na çıkıyordu işte.

İlk karşılaştığımızda o aceleci kişiliği kendini göstermişti, koridorda koşuştururken bana çarpmıştı. Arkasını dönüp bakmadı bile. Sonra bu yeşil alanın üzerinde Ankara’da nadir görülen sıcak ve güneşli bir havada çimlerin üzerine uzanmış kitabımı okuyordum. Bir anda yanıma biri geldi. Güneşi kesip yarattığı gölgeden; “Ben hayata koşuyorum işte. Bazen koşarken etrafımda yarattığım rüzgarın farkına varmıyorum” dedi. Sanki daha önceden bir tanışıklığımız varmış gibi yanıma uzandı. Ne konuştuğumuzu tam hatırlamıyorum bile. Seneler boyunca o kadar konuşma geçti ki aramızda bazen hepsini hatırlayamıyorum.. Şimdi keşke yazsaymışım diyorum. İnsanın aslında geçmişine ne kadar ihtiyacı oluyormuş.

Çimlerin üzerinden geçip eski evime doğru giden yollara saptım. Bana anılarım eşlik ediyordu. İlk aşkı yaşadığım bu yer ne kadar çok kalbime işlemiş meğersem; Devrim’in elimi ilk tuttuğu yerde ağaçlar daha da büyümüş sanki. Hele o beni ilk öptüğü en ücra köşedeki bankın yanında papatyalar açmış. En sevdiğim çiçek olan papatyalar. Devrim bir gün sormuştu, “ Neden papatyalar?” Demiştim ki; “ Papatya insanın yüzünü güldürür. Baharın habercisidir. Adına şiirler, destanlar yazılmamıştır belki ama herkesin kalbinde bir yer etmiştir. Her bahar yeniden açar. Soldu, gitti, öldü sanırsın ama bir bakmışsın yine ordadır.” Devrim’in yüzü ciddileşti; eğildi, yerden bir adet papatya kopardı ve avuçlarıma yerleştirip “ Beni de hep bu papatya gibi hatırla” dedi ve dudaklarıma ilk öpücüğümüzü kondurdu.

Yine bu bankta avucuma bir papatya aldım ve umutsuzca dudaklarımda o ıslaklığı, kalbimde o sıcaklığı hissetmeyi bekledim. Yürümeye devam edip sonunda eski evimin önüne geldim. Burasıyla ilgili aklımda kalan son ani Devrim ile ayrılışımızdı. İnişli, çıkışlı ama aşk dolu bir ilişki; farklı şehirlere gitmek zorunda olduğumuzdan bitmişti. Kavgalı, gürültülü değil, ağlamaklı ve isteksiz... Dönüp düşündüğümde aşkımın peşinden gitmemek ne kadar aptallıkmış. Ayrıldıktan sonra bir süre daha konuştuk ama her geçen gün O'nun sesi bana daha da uzak ve umutsuz gelmeye başlamıştı. Hayat herkesi yine bir yerlere savurdu ve ben uzun yıllar ondan haber alamadım. Birbirimizi ne kadar aramaya çalıştık bilemiyorum, zaman ilerledikçe yeni anılar, yeni insanlar girdi hayatıma ama ne zaman bir papatya görsem kalbim küt küt atmaya başlardı. Yine öyle bir anda kalbim cesaret verdi bana O’nu aramam için. Cep telefonu kapalı çıkınca umutsuzluğa düşsem de ellerim ev telefonunu çevirdi bu sefer. Karşıma solgun bir kadın sesi çıktı, kendimi tanıttım ve Devrim ile görüşmek istediğimi söyledim. Ellerim titriyor, avuçlarım terliyordu. Karşımdaki solgun ses, ağlamaklı bir hal alıp bana Devrim’in intihar ettiğini söyledi ve telefonu kapattı. O an dünya durdu ve ben de durdum. Buraya, bu anılar diyarına dünyanın devam etmesi için geldim sanırım. Maziyi yanıma alıp devam etme gücü versin bana diye.

Kendimi bu düşüncelere kaptırıp o anı tekrar hissederken yanımdan geçen bir çift beni bu duygulardan uyandırdı. Ve o an unuttuğum bir şey aklıma geldi. Son yılımızdı, Devrim ile aşkımızı ölümsüzleştirmekten bahsediyorduk. Devrim bir anda elimden tuttu ve beni dışarı çıkardı. Evin arka bahçesinde bir fidanın yanına oturmuştuk. " Sen burada bekle" dedi bana. Geri geldiginde elleri doluydu. " Buraya ufak bir çukur açacağız, içine aşkımıza dair ne koymak istiyorsak koyacağız ve bunu yaptığımızı unutacağız." dedi. Neden bilmiyorum, o zaman bunu hem saçma, hem komik bulmuştum. Simdi ise koşarak evin arka bahçesine gittim. O fidan büyümüştü ve etrafı tamamen papatyalarla dolmuştu. Yere oturup ellerimle toprağı kazmaya başladım ta ki gömdüğümüz kutuyu bulana kadar. Üzerindeki toprakları ve gözlerimdeki yaşları silip kutuyu açtım. Anılar denizine bir yolculuk daha bekliyordu beni. İçinden zamanında koyduğumuz ilk sinema biletimiz, ilk fotoğrafımız, bir kaç parça hediyemiz ve daha bir sürü anı çıktı. Ancak bir anda tanıdık gelmeyen bir zarf gördüm, üzerinde ismim yazıyordu. Açtığımda içinde plastik bir papatya ve uzun yıllardır neredeyse unuttuğum yazısıyla Devrim'in mektubu çıktı:

" Sevgilim, 
Sana böyle hitap etmeyeli çok uzun yıllar geçti ama kalbim böyle hitap etmekten hiç vazgeçmedi. Sana göre ben hep aceleciydim, evet. Yine aceleyle gidiyorum ve sen bu hızlı yolumda durup hiç ayrılmak istemediğim ve unutamadığım bir durak oldun. Ama ben hep senin benim daimi evim olmanı istedim. Eğer buraya gelip, bu yazıyı bulmuşsan demek ki kalbin de benden vazgeçmemiş. Ara ara buraya gelir, hep bu çukuru kazıp kazmamayı düşünürüm. Sanki acarsam içindekiler uçup gidecekmiş gibi gelir. Ama bugün farklı. Bugün sana verdiğim sözü yerine getiriyorum; aşkımızı ölümsüzleştiriyorum. Sana papatya tarlaları bırakıyorum. Sen ölüp gittiğimi sansan bile ben her bahar sana açacağım."
                                                                                                     D.

Plastik papatyayı elime alıp burnuma götürdüm, sanki kokacakmış gibi, gözümden akan yaşlarla ıslandı. Mektubu cebime koydum. Kutuyu çukura geri koyup, üstünü örttüm içindekiler uçup kaçmasın diye.
             

22 Nisan 2011 Cuma

Yeni Bir Gün

                           
Uykuyla uyanıklık arasındayken ağrıyan bacaklarım zorla uyandırdı beni. Yatakta dönmeye gayret ederken yanımda elli yıldan fazladır yatan hanımımım horlamasına takıldım. Zaman ne kadar hoyratça davranmıştı ikimize de. Gündüzleri sadece kavga ederken, yüzümüzdeki gülümsemeyle baş koyduk yatağımıza. Geçirdiğim ameliyatlar sonucu artık tuvaletimi bile tutamaz oldum. Vücudumun ağırlığı, ruhumun da ağırlığı olmuştu sanki. Tuvalete gitmek için kalktım. O iki adımda bile nefesim zar zor eşlik ediyordu bana.

Salona geçip havanın aydınlanmasını bekledim. Daha sonra o sessiz ev bir anda seslenmeye başladı. Yaşlılığına rağmen enerjisi bitmeyen hanımım da uyandı. Artık işe gitmiyordum. Gitmek istememe rağmen gidemiyordum. Çocuklarım bana bunu uygun gördüler. Araba kullanmam, sigara içmem yasaklandı. En az altmış yıllık alışkanlıklarım “yaşlılık” denen hastalık yüzünden askıya alındı. Uzun yıllar sonunda sabahtan akşama kadar eve ekmek getirebilmek için işçisiyle işçi, patronlarla patron olan ben, şimdi yıllardır yaşadığım evimde misafir gibiyim. Dertlenmek istemiyorum aslında çünkü biliyorum, hissediyorum ki seviliyorum.

Her gün haberlerde daha da kötüye giden dünyayı gördükçe sinirleniyorum, küfrediyorum. Bizim gençlik zamanlarımızı hatırlıyorum da… Daha mutluyduk diyorum. Şimdiki dünya düzeni beni endişelendiriyor, torunlarıma bakıp onları düşünüyorum. Onlar ne yapacak? Gelecekleri nasıl olacak? Bizler kadar şanslı olabilecekler mi? Ben düşüncelerime dalmışken kapının çaldığını bile duymuyorum, belki düşüncelerimin yoğunluğundan, belki de kulaklarımın iyi duymamasından. Hanım yine şikayet ediyor kulaklığımı takmadığım için. Bastonumu alıp zar zor oturduğum koltuktan kalkıyorum, yavaşça kapıya gidiyorum. Gelen karşı komşumuz; ben en eski dostlarımdan biri. İkimiz de hastalıkların pençesinde sürüklenirken alışkanlıklarımızdan, zevklerimizden mahrum kalmış kader arkadaşıyız aslında. Halbuki eskiden ellerimin tuttuğu, daha hızlı hareket ettiği dönemde ben kanunumun başına geçerdim, başlardım çalmaya. O ise koşa koşa udunu alır gelirdi. Sanırsın ki konser veriyoruz ama keyfimize diyecek yoktu. Şimdiyse ancak bastonlarımızdan ses çıkarabiliyoruz. “Haydi gel biraz yürüyelim” dedi, üstüme kalın bir ceket, başıma da kasketimi alıp ağır adımlarla dışarı çıktık. Şansımıza hava güzeldi. Yeşil ağaçlar altında, sokağımızdaki köpekler peşimizde ancak sokağın sonuna kadar yürüyebildik. Yürürken balkonlarında oturmuş, köpeğini gezmeye çıkarmış ya da bizim gibi yürüyüşe çıkmış herkesle selamlaştık. Burası eski bir muhit. Herkesin birbirini tanıdığı, herkesin birbirine hal hatır sorduğu bir dönemden geliyoruz biz. Sokağın sonundaki pastanede tavlamızı oynayıp, çayımızı içtik, kahkahalar attık. Yaşlandık belki ama hala mutluyduk. Eve dönme vaktinin geldiğini, yorulan ayaklarımızdan, zorlanan nefesimizden anladık.

Akşam olup da yemek bitti mi, hanımla televizyon kavgamız başlayacak demektir. Ya başka kanaldadır istediklerimiz, ya sesi çok yüksektir ya da çok kısık. İçeride bir televizyon daha olmasına karşın ikimiz de birbirimize kıyamayız; orası daha soğuktur, daha rahatsızdır. Vurulan kapının sesi beni bu düşüncelerden aldı. Karşı komşumuzdan feryatlar yükseliyordu, koşmak istedim ama bacaklarım el vermedi. Bastonumu aldım ve kendimi karşı evde buldum. Otuz yıldan fazladır bu eve girmeye alışığım, salonundaki koltukta ağırlığımdan kalmış izler var. Duvarlarında asılı fotoğrafların anılarını biliyor, içindeki insanları tanıyorum. İlk defa yabancısı olduğum yatak odasına gidip de arkadaşımın beyazlaşmış yüzünü görünce anlıyorum ki, bir hayat sona eriyor. Ben onu hayatta tutmaya çalışırken, etrafımda yankılanan sesleri duyuyorum. Anlamıyorum ama ne dediklerini hissediyorum sanki. Çok geçmeden ambulansın sesi belirginleşiyor sadece. Kimsenin girmediği bu mahrem oda, bir anda tanımadık onca insanla doluyor. Ama nafile. Ellerimde bir hayat gidiyor ve ben sadece ağlayabiliyorum. Hanımım da gözyaşları içinde koluma girip beni oturtuyor. Anam, babam öldüğünde bile bu kadar ağlamayan ben, gözyaşlarımı durduramıyorum. Güçsüz olan bacaklarım daha da güçsüzleşiyor, benim daha da ağırlaşıyor. Bembeyaz çarşafın altındaki arkadaşım, kardeşim sanki bana gülümsüyor. Vedalaşma vaktimin geldiğini hanımın “Hadi, evimize” demesiyle anlıyorum. Ağır ağır adımlarımızla evimize dönüyoruz. Yatağa oturuyorum; gözlerim yaşlı, ellerim titrek, kafamda düşünceler, yüreğimde yeni hisler… Vaktin ne kadar çabuk geçtiği ve ne kadar yetersiz olduğu gerçeği yüzüme çarpıyor. Dünya olanca hızıyla ilerliyor. Ve ben bu ilerleyen zamanın içinde benimle geriye doğru yolculuk eden, eski günleri bugünlere getiren arkadaşımı kaybediyorum. Bugün bir daha anlıyorum ki; özlediğim gençliğimmiş, beklediğimse yeni bir gün.