27 Aralık 2010 Pazartesi

Mavi Tüy : Özgürlüğün Yol Göstericisi

Yıllar önce okuyup, benim hayatıma yön verdiğini düşündüğüm kitaplar sırasında yerini alanlardandır bu ayki kitabımız "Mavi Tüy". İlk sayfalarında başlayan öyküsüyle kalabalıktan sıkılmışlığın, farklı olmanın getirdiği zorlukların etkisini anlatarak içine çekiyor insanı. Genel olarak değerlendirildiğinde, kitap aslında abartılar, doğaüstü olaylardan oluşsa da alt metinleri yaşadığımız hayatı “yaşanılabilir” kılacak tabelalarla dolu. “Gönülsüz bir mesihin serüvenleri” diye nitelendirilse de kitap, aslında mesihimizin öğretmeye gönüllü olduğunu anlayabiliyoruz. Kitabın her sayfası okuyucunun kendi yaşamına yaptığı / yapacağı iç yolculuğu anlatıyor.

                                   “ Öğrenmek zaten bildiğini
                                      fark etmektir.
                                      Yapmak onu bildiğini
                                       göstermektir.”


Verdiğimiz kararların, hayatımıza yön veren bütün duygu ve düşüncelerimizi öğrendik; bildiğimizi fark ettik.

                                   “Sana bir yararı olmayacak bir sorun
                                    diye bir şey yoktur.
                                    Yararlarına ihtiyacın olduğu için
                                     sorunları ararsın.”

Yaşadığımız sorunlardır bizi ayakta tutan, bizi biz yapan. Hayata karşı atılacak her adımda güç aldığımız yerdir sorunlar. Demek istediği aslında, sorunları “engel”den çıkarıp “yol gösterici” olarak gördüğümüzde hayata karşı duruşumuzun da değişeceğini anlatmak istiyor.
“Mesihin El Kitabı”ndan çıkan bu tümceler kitap kahramanımız Richard’ın kafasını karıştırıp O’nu düşünmeye iterken, bizi de kendimizi, hayattaki yerimizi, düşüncelerimizi sorgulamaya itiyor. Şu tümce aslında bunun bir göstergesi:

                               “En basit sorular en derin olanlardır.
                                     Nerede doğdun? Evin nerede?
                                                  Nereye gidiyorsun?                 
                                                    Ne yapıyorsun? 
                                              Arada sırada bunları düşün ve
                                                     yanıtlarının nasıl değiştiğini gör.”

Kitabı ilk okuduğum zaman ile şimdi okuduğumda verdiğim cevapların ne kadar değiştiğini gördüm. Bu aynı, “Ben kimim?” sorusu gibi aslında; kolay, karışık ve derin… Kitap; “gönülsüz” mesihimiz Don Shimoda ile yazarlığı bırakmış aradığı özgürlüğü uçmakta bulmuş pilotumuz Richard arasındaki hayat sorgulamasını anlatıyor. Kitabın önsözünde aslında “Mavi Tüy”ün nasıl oluştuğunu anlatıyor Richard Bach. “Martı”dan sonra kendisine devamlı sorulan “Bundan sonra ne yazacaksın?” sorularının cevabı aslında bu kitap. “Yazmaktan hiç hoşlanmam aslında” diyor Richard Bach ve kitaptaki Richard karakterine can veriyor aslında. Kitaptaki yazarlığı bırakmış ve pilotluk yapan Richard’ın aslında Richard Bach’tan bir farkı yok dolayısıyla bu kitabı aslında kendine bir yol göstergesi olarak yazdığını düşünüyorum.

Kalabalıkları hiç sevmeyen Richard, kendini günde birkaç kişiyi uçurarak kazandığı parayla geçindiriyor. Don ise kalabalıklardan hoşlanmadığını söylese de zaman zaman ben hoşlandığını düşünüyorum. “… ve kalabalıklar eğer ürkmüşlerse ya birini çarmıha gererler ya da ona taparlar.”diyor kitap ki Don’un neden bir yerde uzun süre kalamadığını ya da kalmak istemediğini anlıyoruz. Kitabın genel fikri aslında herkes her istediğini yapmakta özgürdür. Don bu felsefeyi hem Richard’a hem de insanlara bir nebze anlatmaya çalışıyor. Bunun karşı düşüncesi, başkalarına zarar verecek davranışları yapmakta kimse özgür değildir denilse de aslında özgürdür, bu sadece onların seçimidir. Eğer bir insanın yapmak istediği şey başka bir bireye zarar vermek ise bunu yine de yapabilir ki, bunun örneklerini aslında her gün görmekteyiz. Burada tartışılması gereken bunu yapıp yapamama özgürlüğü değil; yapılmak istenen düşüncelerin çıkış noktasıdır. Richard, Don’a şöyle bir cümle sarf ederken aslında bunu fark etmeden anlamıştır: “Mutluluğun bir başkasının yapacağı şeye dayanırsa sorunun var sanırım.” Mutlu olmak istiyorsak, mutlu olmakta özgürüz ve bu özgürlüğümüz kimseye bağlı değildir. Yaşadığımız her gün başkalarının düşünceleri, davranışları, istekleri doğrultusunda şekil alsa da temelini oluşturanın aslında yalnızca kendimiz olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Kitap grubumuzu en çok etkileyen ve tartışmalarımızın temel konusunu oluşturan tümce şu idi:
                                      “Sınırlarını tartış,
                                                  onların gerçekten senin olduğundan emin ol.”

Etrafımızda oluşan sınırları kim belirledi; biz mi, ailemiz mi, toplum mu, hükümet mi, yasalar mı… Uyguladığımız sınırların hangileri bizim aklımıza yatan sınırlar acaba. Öğrendiğimiz –bildiğimiz alışkanlıklar zamanla sınırlarımıza döndü belki ama bunları biz mi seçtik?

“Yaşamından bir bulutu gerçekten uzaklaştırmak istiyorsan o kadar tantanaya gerek yok, sadece gevşer ve onu düşüncelerinden uzaklaştırırsın.” Buradaki bulut; arkadaşımız, aşkımız, işimiz, her şeyimiz olabilir. Hayatımızdan uzaklaştırmak istediğimiz ne varsa, onu düşüncelerimizden uzaklaştırmadığımız sürece hayatımızdan da uzaklaştıramayız. Bu ne kadar zormuş gibi görünse de aslında bir o kadar da kolay. Bu engelin üzerinde ne kadar düşünürsel onu hayatımıza o kadar dahil etmiş oluruz.  “Sınırlılıkların üzerinde bu kadar çok durursan onlardan kurtulamazsın” derken bunu demek istiyor aslında Don. Etrafımızdaki sınırlar, sıkıntılar aslında onları bırakmak istesek de sıkı sıkı tutunduğumuz için hala hayatımızdalar. Şunu anladığımız noktada kitaptaki doğaüstü olayımız gibi su üzerinde yürüyebileceğiz: Herkes her istediğini yapmakta özgürdür.

Richard Bach, bu kitabı her ne kadar kendi geleceğine yön verme düşüncesiyle yazmış olsa da hepimize yol gösteriyor bir anlamda. Kitabın sonunda aslında bunların hiçbiri doğru  olmayabilir diyerek; herkesin kendi doğrusunu yaratmakta yine özgür olduğunu anlatmak istiyor. Ne zaman ki kitapta Richard, en son rüyasında Don ile konuşuyor ve uyandığında tekrardan yazmaya başlıyor; işte o zaman istediği her şeyi yapmakta özgür olduğunu ve bunu yapacak vizyonu ve cesareti olduğunu anlıyor. Aynı cesaretin hepimizde olması dileğiyle… Kütüphanelerde yerini alması gereken bu kitap zaman zaman kendimizle ve hayatla çeliştiğimiz dönemlerde her şeye farklı bir gözle bakmamızı sağlayacaktır.

23 Aralık 2010 Perşembe

Sihirli Dokunuşa Sahip İskandinavya

Görülmesi gereken yerler listesindeki yerini alan İskandinavya’daki ilk durağımız İsveç’in can damarı Stockholm. Temmuz ayında gittiğimiz Stockholm inanılmaz sıcak havasıyla bizi şaşırttı. Gel gör ki, uzun yıllardır kendileri de bu denli bir sıcak hava görmemişler. Klasik şehir turumuzun ardından bütün şehri tabanlara kuvvet gezdik. Stockholm’deki klasik gezimiz tabii ki de, Belediye Binası ile başladı. Nobel Ödülleri’nin verildiği yemek ve balo salonunu gezdikten sonra İsveç Parlamento odasını da gördük.

İsveç gerçekten sadeliğiyle ve özgür yaşam anlayışıyla kendini bize sevdirdi. İsveç’te yükseköğrenimin bütün aşamaları hem İsveç vatandaşlarına hem de yabancı öğrencilere ücretsiz. Bu süre içerisinde çalışmak isteyen yabancı öğrencilere de çalışma vizesi vermekte. Stockholm şehir merkezinin ( Innerstaden ) yürümedik yerini bırakmadık desek yeridir. “Old City” taraflarına doğru yürüdükçe sokaklar arnavut kaldırımlar eşliğinde daralıyor. Nostaljik hava esintisiyle daracık sokaklardan diğer sokaklara doğru devamlı köprüler eşliğinde yürüdük. Stockholm; ana kara dışında on dört adaya ve Mälaren Gölü’nün denizle birleştiği yere sahip.

 İkinci gün kenti bu göl ve Baltık Deniz’i arasında gezdik. Tatlı ve tuzlu sıyun yanyana durduğu büyüleyici şirinlikte bir şehir burası. Feribot turuyla “Kuzeyin Venedik”I olan Stockholm’u adalar etrafında gezmeye başladık. Her tarafı yeşillik ve kayalıklarala çevrili Stockholm, güneşin de kendini göstermesiyle daha da cazip bir hal aldı. Feribotla gezerken değişik mimarilerin yanı sıra bütün kayalıkların üzerinde moyalarıyla kendini güneşe teslim etmiş İsveç halkıyla da karşılaştık. Stockholm; sıcaklığıyla, nostalji ve modern etkileriyle bizi kendine kayran bırakırke bu şehirden uzaklaşmamızın da vakti geliyordu. Bu ikinci akşamımız Dünya Kupası finaline denk geldi ve turistik yöreden biraz daha uzak olan “Götgatan” caddesinde bulduk kendimizi. Burada sağlı sollu her yer bar ve Hollanda Büyükelçiliği de bu sokak üzerinde bulunuyor. Bütün büyükelçilik ve cadde tamamen turuncu renge bürünmüştü. Ancak İspanya’nın şampiyon olması bütün Stockholm sanki İspanya’ymış gibi kırmıza büründü ve biz bu eğlencenin ortasında kendimizi otelimize attık. Ertesi sabah erkenden yola koyulduk ve İskandinavya ülekerinin birlikte kurduğu Scandinavian Airlines ile Norveç’in şirin mi şirin, ufak mı ufak kenti Bergen’e uçtuk. Yılın 300günü yağışlı olan bu şehirbizim yüzümüzü güldürdü ve yağışsız bir hava ile karşıladı bizi. Küçük şehri yürüyerek gezdikten sonra deniz kenarındaki “Balık Pazarında” bulduk kendimizi. Her taraf canlı balıklar ve denizden çıkan her şeyle değişik bir görüntü yaratıyordu. Norveç’e gidip, Norveç somonu yemeden edemedik tabii ki de! Bergen, küçük ve genellikle öğrencilerin olduğu bir şehir olmasının yanında deniz kıyısında sakin bir kasaba da diyebiliriz. Yaz ayına denk getirdiğimiz bu maceramız güneşin neredeyse hiç batmadağı aylara da denk geldiği için bütün İskandinavya’nın keyfini çıkarabildik. Balık pazarını geçip turumuza devam ettik. Teleferik ile Ulriken Tepesi’ne çıkıp 642m irtifaden Bergen’e tepeden baktık ve manzara gerçekten nefes kesiciydi.  

Bütün otellerde ışık geçirmeyen perdeler olmasa uyumakta bile güçlük çekebilirdik. Sabah erkenden kalkıp otobüsümüze bindik ve belki de bütün tatilimizin en egzotik yolculuğu başlamış oldu. Bergen’den otobüsle yeşilliklerin içinde yolculuğa çıktık ve Gudvangen’de Sogne fiyordu kıyısında durduk. Buradan büyük bir feribota bindik ve devasa kayalıkların içinden ve bunların arasından akan şelaleler eşliğinde iki saatlik bir fiyord gezisi yaptık. Akşam olduğunda balık pazarının biraz ötesinde viking stili bir restaurantta değişik dekorlar eşliğinde yemeğimizi yedikten sonra kendimizi otele zor attık.

Feribotumuz Flam kasabasında durdu ve burada bizi Flam treni karşıladı. Sogne fiyorduyla ana tren istasyonu arasındaki iletişimi sağlayabilmek için yapılmış bu tren. Rota 1940’ta bitmiş ancak 1941’e kadar yolcu taşıması yapmamış. 1944’te elektrikli hale getirilmiş ama yapımın tamamen bitmesi 1947’yi bulmuş. Flam – Mydral arasındaki 20 km.lik mesafeyi katederken 865m. rakıma kadar çıktık. Bütün bu yolculuk esnasında tabii ki de her tarafımızda şelaleler bize eşlik etti.



Buradaki maceramızdan sonra otobüsümüze binip Norveç’in Gol kasabasına 2km kala 3000m yükseklikteki dağların üzerinde o akşam konaklayacağımız dağ oteline geldik. Kışları kayak merkezi olarak kullanılan bu otel turumuza ekstra bir heyecan katmadı değil. Etrafta sadece yeşilliklerin olduğu kadar dağların tepelerinde de kar kalıntıları görerek kısa bir yürüyüş yaptık. Sessizliğin ve oksijenin bol olduğu bu yerde huzur içinde uykuya daldık.


Ertesi sabah tekrar doğayla başbaşa kalarak otobüsümüze binip 3,5 saatlik bir yolculuğa başladık. Bu yol bizi Gol Kasabası’ndan Norveç’in başkenti ve dünyanın en zengin şehirlerinden biri olan Oslo’ya götürdü. Bu yolculuğumuz esnasında dik dağların arasından geçtik ve bunları anca uzun tüneller sayesinde yapabildik. Bunlardan biri de İskandinavya’nın en uzun tüneli olan 24kmlik tüneldi. Oslo’ya vardığımızda öğlen olmuştu bile, klasik şehir turumuzu; belediye binasını, parlamento gördükten sonra Norveç’in en önemli parklarından biri olan “The Vigeland Park”ı görmeye gittik. Vigeland Parkı 320 hektarlık bir alan üzerine kurulmuş.  Gustav Vigeland tarafından yapılan 212 heykelden oluşuyor. Bebekli heykellerden oluşan bir köprüsü var ki, burada kendisinin en meşhur heykeli duruyor: Ağlayan Bebek. Batıl inanışa göre bu heykelin elini ovunca dilekleriniz yerine geliyormuş. Kendisini gördük ve eli baya yıpranmıştı. Parkın heykellerden geriye kalan kısmı ise sadece yeşil alanlardan oluşuyor ve burada herkes kitabını okuyor, dinleniyor, güneşleniyor ve çocuklar da oyun oynuyor.
Buradan ayrılıp şehir merkezini de gezdikten sonra liman bölgesinde “Olivia” isimli İtalyan restaurantına kendimizi attık ve günü böylece bitirdik. Oslo’daki ikinci günümüz kültürel bir hava eşliğinde başladı: Müze Günü. Norveçli bilim adamı Thor Heyerdahl’ın yaptığı sal olan Kon-Tiki’nin sergilendiği Kon-Tiki Müzesini gördük ve yine Thor Heyerdahl’ın maceralarına eşlik eden Ra 1 ve Ra 2 adlı salları da gördük. Kon –Tiki Pasifik Okyanus’undan Güney Amerika’ya sal eşliğinde gitmek düşüncesiyle Thor Heyerdahl tarafından tasarlanmış ve bütün bu müzeler bu süreci anlatan fotoğraflar ve belgesellerle doluydu. Denizcilik Müzesi’ni de görmeden edemedik, Norveç denizcilik sektöründe en gelişmiş ülke olup bu sürece hangi aşamalardan geldiğini görmek gerçekten çok ilginçti. Bütün bu müze gezimizi Norveç’in en zenginlerinin oturduğu evlerin arasında yürüyerek yaptık ve sonunda sağanağa yakalanarak kendimizi otele attık. Eşyalarımızı topladıktan sonra yeni ve son durağımızolacak olan Kopenhag’a gitmek üzere  Oslo limanında hazır ve nazır bekleyen DFDS Seaways gemimize doğru yol aldık. Akşam saatlerinde demir alan gemimizi boydan boya keşfetmek için yürüyüşe çıktık. Yemeğimizden sonra geminin en kıç tarafındaki barda harika kokteyller eşliğinde saati 12 ettik ki hava tam anlamıyla kararmadığı için saat kavramımızı da yitirmiştik. Sabah uyandığımızda rüzgar gülleri “ Kopenhag’a hoşgeldiniz” dercesine bizleri karşıladı. Kopenhag, diğer şehirlere göre daha canlı, daha kalabalık bir şehir. Trafiğe kapalı alışveriş sokakları burada da mevcut. Feribot turu yapmak burada da mümkün ancak Kopenhag’ı yürüyerek keşfetmek daha güzel.
Trafiğe kapalı olan sokakta gezerken sonunda kendimizi bir Irish Pub’a attık. Ve şuana kadar içtiğim en güzel birayı içmiş bulundum. “Snake Bite” isimli bu bira, pembe renkte olup hafif tatlımsı bira karışımı. Tarifini ise dayanamayıp sorduk: Bira, Cider ve yabanmersini şurubu karışımı. Akşam tabii ki de Kopenhag’ın ışıltısının kesilmesiği “Tivoli” eğlence merkezine girmeden edemedik. Burası hızlı trenlerden, her türlü adrenalin yükseltici aletlerle donatılmış. Bunun yanı sıra içerisinde restaurantlar var ancak o kadar kalabalıktı ki bir saat içinde kendimizi kalabalıktan izole edip sessiz ama lezzetli bir akşam yemeğiyle günü bitirdik.


Ertesi gün erkenden sürpriz bir program olan Malmö şehrini gezmek için tren istasyonuna doğru yol aldık. Yarım saatte Kopenhag / Danimarka’dan Malmö / İsveç’e geçmiş olmanın tatlı şaşkınlığıyla İsveç’in modern mimarisini gezerken bulduk kendimizi. Belki günlerden pazar olmasından dolayıdır ki, burası biraz ıssız bir yerdi. Kopenhag’ın canlılığından yine İsveç’in sakinliğine ufak bir yolculuk yapmış olduk. Malmö’nün denize kıyısı aşırı rüzgar aldığından sörf yapmaya olanak sağlıyordu. Malmö İsveç’in en erken endüstrileşen şehirlerinden biri ve Malmö Üniversitesi’nin de açılmasıyla kendisini eğitim, sanat ve kültür alanında da geliştirmeye devam ediyor.



Tekrardan Danimarka’ya dönüp havaalanı için toparlanmaya başladık. İskandinavya’nın büyüleyici dokusundan mı yoksa bu tatilimizin bizim balayımız olmasında mı bilemiyorum ama buranın sihiri hala üstümüzde. Her türlü duyguyu ve mevsimi yaşadığımız İskandinavya bu cazibesiyle bizi tekrar kendine çağırıyor sanki…






9 Aralık 2010 Perşembe

Karlar Altındaki Işıltılı Şehir: Berlin

Heyecanlı bir yolculuğa başladığım nokta: İstanbul – Berlin. Havaalanındaki sabırsız bekleyişim, hava durumunun zorluğu nedeniyle rötarlı bir şekilde başlamıştı. Uçaktaki geçmeyen zaman, yeni bir şehri keşfetme heyecanı ve havaalanında beni bekleyen sürpriz; beni daha da sabırsız yapmıştı. Yanımda tatlı bir Alman çift vardı. Kocası, sırf karısı seviyor diye hiç ona sormadan domates suyuna karabiber koyuyordu; eşinin ceketini tutup onu giydiriyor, yardımcı oluyordu. Bu çiftin tatlı ve şefkatli alışkanlıklarını izleyip hayallere dalarken kendimi Berlin – Tegel Havalimanında buldum. Beklediğimden çok daha küçük bir havaalanıyla karşılaştım. Uçağın kapısından çıkar çıkmaz pasaport kontrolü beni bekliyordu. Bavulumu alıp eşimle buluştuğumda artık Berlin’i keşfetme vakti gelmişti. Tamamen soğuğa ve kara teslim olan Almanya bütün hayatı etkilemeye başlamıştı. Trafiğin sadece bize özgü olmadığını anladık aslında. Trafikten dolayı otobüsler gecikmeli olarak geliyordu ama hiç dert değildi. Akşamın karanlığında her taraf bembeyaz karlar altındaydı. Otobüsümüz geldiğinde 20 dk. içinde kendimizi Berlin’in en merkezi bölgesi olan Mitte’ye vardık. Mitte’deki Alexanderplatz Meydanındaki otelimize yerleştik. Meydan tamamen Noel’in etkisiyle canlanmış, aydınlanmıştı. Bütün Berlin’deki meydanlar Noel kulübeleriyle (Weihnachtsmarkt) doluydu.
Her kulübe ayrı ayrı canlandırıyordu meydanları; kimisinde şekerlemeler, kimisinde wafflelar, kimisinde kıyafetler, kimisinde sosisli sandviçler ve tabii ki de soğuk havaların vazgeçilmezi ve insanları kaynaştıran Glühwein (sıcak şarap) satılıyordu. İlk akşamımızı bu kulübeleri ve etrafı biraz gezerek geçti. Berlin’in tarihi bölgesinde bulunan Unter den Linden caddesinin ağaçları kendini karlara teslim etmişti. Karanlıkta ilerledikçe bir ışık huzmesi bizi kendine doğru çekti ve bir baktık ki, bu sefer başka kulübe topluluğu ama bunun farkı içerisindeki dönme dolaptı. Akşam geç saatte keşfettiğimiz bu canlılık maalesef kapanmıştı ve biz hemen kendimizi caddedeki “ Block House” da bulduk. Tam etçil bir aile olduğumuz için harika bir yemek yedik; etleriniz gözünüzün önünde istediğiniz şekilde ızgara ateşinde pişiyor. (Adres: Karl-Liebknet Strasse 7, 10178 Berlin) Yemeğimizi yerken tabii ki de Almanya’ya gelip Weizenbier (buğday birası) içmeden olur mu, olmaz…  Kendimizi beyaz rüyaların içinde bulduktan sonra yeni güne yeni bölgeden başlayalım dedik. Otelimizin önünden hemen bir metroya binip, Batı Berlin’in yolunu tuttuk. Batı’nın merkezi olan Der Kurfürstendamm; kısaca Ku’damm’da bulduk kendimizi. Metrodan iner inmez kocaman bir bina karşıladı bizi: KaDeWe (Kaufhaus des Westens); burası Avrupa’nın en büyük alışveriş merkezi olmasının yanı sıra dünyada da ilk beşe giriyor. En üst katında bir brunch yapıp, burasının havasını da kokladık; bir alt katta ise gurme bölümü gerçekten görülmeye değerdi. Yılbaşı alışverişlerinin başlamasından dolayı her taraf Noel ve Yılbaşı temalı çikolatalar, şekerlemeler ve tabii ki badem ezmeleriyle doluydu. Buradan çıkıp kendimizi Ku’damm’ın renkli sokağında bulduk; sağlı sollu mağazaların olduğu bu sokak alışveriş için ideal yerlerden yalnızca biri. Havanın soğukluğundan dolayı her fırsatta kendimizi kahvenin sıcacık yudumlarına teslim ediyorduk. Ku’damm’ın ara sokaklarında gezerken değişik çekirdek kokuları bizi çekti herhalde ve çok tatlı bir kafe bulduk: “Berliner Kaffeerösterei”. Bir duvarı kutu kutu çekirdeklerle dolu olan bu kafenin bir tarafı da restaurant. Kahvesini beğenip evimize kahve çekirdeği almadan edemedik. (Adres: Uhlandstrasse 173/174 , 10719 Berlin)
Açlığımızı bastırmadığı için Ku’damm’ın başka bir sokağında bulduğumuz tanıdık ve kurtarıcı mutfak olan Va Piano’da karnımızı doyurduk. Otelimize gelip serildikten kısa bir süre sonra dayanamayıp Alexanderplatz’da biraz daha gezindik. Saat 4 olunca kendini karanlığa teslim eden bu şehir; yılbaşı kulübelerinin içinde hayat buluyordu resmen. Kulübelerin arasında dolanırken ısınmak için elimize Glückwein alıp kalabalığın içine karıştık. Dumanlar çıkan şaraptan hafif buruk ama biraz da tatlı tarçın tadıyla içimize Noel’i yudumladık resmen. Gece kendini uykuya teslim etti.
Berlin’deki bu kısa turumuzun son gününü Mitte’yi keşfetmeye bıraktık. Metro durağına gidip Doğu Berlin’in can damarlarından biri olan “Charlie’s Check Point”e gittik. Çarli Kontrol Noktası; bölünmüş Berlin’de Doğu-Batı geçiş noktasını oluşturuyor. Amerika ve Sovyet Rusya’nın birleştiği nokta olan olan Çarli Kontrol Noktası’nın birebir kopyası 13 Ağustos 2000 yılında inşa edilmiş.
Bu noktada dönemin asker kıyafetlerini giymiş iki kişi canlandırma yapıyor; fotoğraf çekmek serbest ancak askerlerle yakın fotoğraf istiyorsanız 2 Euro ödemeniz gerekiyor. Buranın etrafı seyyar satıcılarla da dolu; Sovyet Rusya’yı temsil eden şapkalar, gaz maskeleri, her şey tezgahlarda satılıyor. Geçmişten ufak anılar ve yaşanmışlığın, acıların göstergesi o tezgahlarda yatıyor aslında, zaman geçiyor ama Berlin’in her yerinde tarihin kalıntıları yine kendini gösteriyor. Çarli Kontrol Noktası’nı biraz geçip Batı Berlin’e adım attığınızda sol köşede “Charlie’s Check Point Müzesi” bulunuyor. 800m. daha ötede ise Yahudi Müzesi bulunuyor. Kontrol Noktası’ndan Doğu Berlin’e doğru yürüyüşe geçtik. Friedrichstrasse üzerinde yine sağlı sollu mağazaların etrafından gezmeye başladık. Görüp de giremeden edemediğimiz “Leysieffer” dükkanına kendimizi attık. İçerisi tam bir çikolata ve badem ezmesi cennetiydi; 1909’da ilk pastanesini açan Leysieffer hala dördüncü jenerasyon Leysiefferlar tarafından işletiliyor. Oradan ilerleyip kendimizi Gendermarkt  meydanında bulduk. Buranın ihtişamını tam anlamıyla göremedik aslında çünkü meydan yine yılbaşı kulübeleriyle doluydu.
Gendermarkt; Avrupa’nın en güzel meydanlarından biri: Deutscher Dom, Französische Dom ve Konser Salonu binalarıyla donatılmış. Mimari olarak gerçekten göz alıcı. Deutscher Dom’a girip belirli bir ücret karşılığında kilisenin en tepesine çıkıp Berlin’i yukarıdan görmek de mümkün. Biraz daha ilerlediğimizde uzaktan Brandernburg Tor kendini gösterdi. Berlin’in sembolü olan 200 yıllık Brandernburg Kapısı eskiden şehri bölen bir sembol iken şimdi birleştiren bir yapı. Atina’nın Acropolis’inden esinlenerek 1789-91 yılları arasında inşa edilmiş. Karlar içindeki parkta küçük çocuklar gibi koşturup, bozulmamış karları bozduk. Berlin’deki son gecemiz şen çocuklar gibi geçti. Sabah erkenden kalktığımızda Berlin’de hafif bir kar yağışı kendini gösterip, şehir bize hoşça kal diyordu. Tren garına gidip Hamburg’a doğru yol aldık. Berlin’den Hamburg ICE hızlı treniyle 1,5 saat sürüyor. Etrafı seyrederken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık bile. Bütün Almanya kendini kara teslim etmişti. Rüzgar güllerinin, tuğla evlerin ve bembeyaz tarlaların arasından Hamburg’a vardık.
Eşyalarımızı tren garının içindeki dolaplara teslim edip, bu ülkedeki son saatlerimizi değerlendirmeye başladık. Günlerden Pazar olduğu için hiçbir dükkan açık değildi; şehir sessizliğe bürünmüş, dinleniyordu sanki. Alabildiğine yürüyüp, Avrupa’nın vazgeçilmez kilise ve mimarileri eşliğinde göl kıyısındaki restaurantta yerimizi aldık. Restaurant “Alex”, tam gölün kıyısında, harika manzaralı ve baya kalabalık bir yerdi. Son Weizenbierlarımızı da içtikten sonra metroya binip kendimizi Hamburg havalimanına attık. Bu soğuk ülkede sıcacık bir hafta sonu geçirdik ve anladık ki aslında daha keşfedemediğimiz çok yönü var. İçinde en amansız tarihi, duyguları barındıran Berlin her sokağıyla sesini duyurup bize kendini anlatmak istiyor sanki. Bu da demek oluyor ki hikayesinin geri kalanını dinlemeye elbet bir gün gideceğiz…



28 Kasım 2010 Pazar

Yeşillikler İçindeki Şaşırtan Şehir: Kayseri

Farklı beklentilerle gittiğim bir şehir başka dünyanın kapılarını açtı yine bana.  Havaalanından çıkıp arabaya bindiğimde geniş caddeleriyle Kayseri karşıladı beni. Caddenin kenarları ağaçlarla kaplıydı. Küçük bir çocuk gibi pencereden bir sağa bir sola bakınıp durdum. Bayram heyecanı ve sevincinin bir duygu yoğunluğu vardı üzerimde ama şehri keşfetmek için can atıyordum. Yolda ilerledikçe kilometrelerce ilerleyen söğüt ağaçları 10 km.lik bir park alanını oluşturuyordu. Daha sonraki günlerde anladım ki, Kayseri tam bir park cenneti. Her taraf yeşillik, parklar, yürüyüş parkurları ve piknik alanlarıyla doluydu. Beni en çok heyecanlandıran özelliği buydu sanırım, doğayla ve insanın kendiyle baş başa olabileceği o kadar çok yer vardı ki. Bayramın ilk günü herkes kurban kesiminde olduğu için bayramlaşma ikinci güne kaldı. Anadolu bayramlaşmasının ne kadar içten ve doğal olduğunu yaşamış oldum böylece. Kentleşmenin, yaşam sıkıntısının, tatile gitmenin yüzünden unuttuğumuz değerler toplanmıştı sanki; saygınlık, içtenlik, doğallık, sevgi, hoşgörü, heyecan, hasret…
Bayramlaşmanın ardından küresel ısınmadan payını alan Erciyes’in eteklerine doğru yol aldık. Yalnızca zirvesi karlarla kaplanmış Erciyes bütün ihtişamıyla karşımızda duruyordu.  Erciyes’in eteklerinde küçük küçük kulübeler inşa edilmiş; böylece harika manzaranın eşliğinde herkes piknik yapıp, mangal sefalarını sürebiliyorlar.  
Baktık Erciyes her açıdan o kadar güzel, kendimizi Erciyes’in arka tarafında kalan Develi İlçesi’nde bulduk. Neden mi? Develi’nin Cıvıklısı meşhurmuş da ondan! Patenti alınmış bu harika pide neredeyse parmaklarımızı bile yememize sebep olacaktı. Oradaki ustaya “Neden Cıvıklı?” diye sorduğumda aldığım yanıt şuydu: “Eskiden bunu çok yağlı yapardık ve cıvık cıvık olurdu, o yüzden adı cıvıklı” dedi. Develi Mesleki Eğitim Müdürlüğü de şu yanıtı veriyor; “ Cıvıklı adı ise tüm parça etin çift bıçak altında kıyılarak kıyma yapılması sonucu etin yağının da çift bıçak darbeleri ile erimesi sonucu cıvıdığından cıvıklı adını almıştır.” Ancak, bu şahane eserin gerçekten çok yağsız ve inanılmaz lezzetli olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.
Develi’den ayrılıp yine dağ manzarasına karşı yol alırken etraftaki sonbahar havasını içimize çekip kendimizi Şehir Merkezi’nin çarşısında bulduk. Selçuklu Dönemi’nden kalan kalenin etrafı mağazalarla dolup 21.yy’a ayak uydurmuş. Bayram dolayısıyla her yer kapalıydı aslında ama o havayı soluyarak gezindik ve tabii ki de yemek yeme saatimiz geldi çattı ve bu sefer de meşhur “Elmacıoğlu Kebapçısı”nda bulduk kendimizi. Cıvıklının verdiği tokluk olsa gerek pek iştahlı yiyemedik ama diğer her şey gibi midemizi şenlendirdi.


Dağ havasının verdiği dinçlik ve alışkın olmadığımız miktarda aldığımız oksijen sonucu iyice sersemleyerek günü bitirdik.
Kayseri’nin en değişik , yöresel turu yeni gün ile başladı. Köyümüzü ve kayınpederimin doğduğu, yaşadığı yeri görmenin zamanı gelmişti. Kayseri merkezinden yaklaşık 60km uzaklaştık ve kendimizi Anadolu’nun sonbaharında, dağların, vadilerin arasında bulduk. Etrafımız alabildiğine tarlalarla dolu gezinirken kurumuş meşe ağaçları da bize yol gösterdi. Yavaş yavaş tırmanmaya başladık ta ki tabelamızı görene kadar:  “ Altıparmak” ; işte köyümüze gelmiştik.

Zamanla göçlere maruz kalmış bu ufacık, virane görünümlü köyde hala 5 – 6 hane yaşıyor.. Ve hemen bizi yollarda karşılayıp evlerine davet etmek istediler ama önce biraz etrafı keşfetmek istedik. Etrafa kıyasla Altıparmak Köyü biraz daha ağaçlarla dolu ancak ağaçlar sararıp etrafa dökülmeye başlamıştı ve bu da çok daha nostaljik bir hava katıyordu. Köyün çeşmesinden buz gibi suyumuzu içtik ve kayınpederimin diktiği ceviz ağaçlarının tohumlarını gördük. Toprağa dokunmak, etrafta akan küçük dereye ellerimi sokup soğuk suyu hissetmek, tertemiz havayı içine çekmek insanı tarifsiz bir mutluluğa sürüklüyor. Köyden biraz uzaklaşıp eskiden Altıparmak köyüyle birleşik olan Melikgazi Köyü’ne vardık. Buranın nüfusu baya kalabalık, bunun sebebi bence Selçuklulardan kalan geometrik mimarisi olan “Melikgazi Türbesi”. Bu türbenin en ilginç yanlarından biri kullanılan tuğlalar, çünkü etrafta bu türbe dışında hiçbir yere bu tuğlalar kullanılmamış ve görülmemiş. 
Hemen yanında bir camisi ve park alanı olan bu yerde sabahtan hazırlatıp arabaya koyduğumuz pidelerimizi yemeğe başladık. Oraya kadar gitmişken bir 20km daha gidip kendimizi Pınarbaşı’nda bulduk.  Şirvan Dağı’nın eteklerinde yer alan Pınarbaşı, buradan kaynayan pınarlardan dolayı bu ismi almış. Gezinirken her yerden şırıl şırıl sesler geliyordu; sağ taraftan akan küçük şelaleler, sol taraftan akan dereler… Hepsi doğal kaynak suyu olan bu pınarların gözüne gitmek istedik ancak gözü kapatmış olduklarından kaynayan suları göremedik. Hava kararmaya başladığında geri dönüş yolunu tuttuk, tarlaların dümdüz arazilerin arasından batan güneş bize sıcacık yol gösterdi.  Akşamında ise yengemizin elleriyle açtığı ve gerçekten bir kaşığa kırk tane gelen harika mantısından iki koca tabak yedikten sonra günü bitirmenin vakti gelmişti.
Yeni bir sabaha Kayseri fırınlarından çıkma harika “kete” ve “katmer”lerle güne başladık ve şunu anladım ki, burada olduğumuz süre içinde aç kalma gibi bir düşüncemiz asla olamaz, daima yemek yemek ve yine yemek. 
Bu sefer Kayseri’nin eski kentleşmesi olan Ali Dağ’ın eteklerindeki Talas’ta bulduk kendimizi. Zaman zaman Hristiyanların, zaman zaman da Ermenilerin yaşadığı Talas’ta hala taş evler sağlam ve insanlar burada  yaşamlarını sürdürmekte. Burası gerçekten tarihi barındıran ve insana garip bir huzur veren bağ evleriyle, yeşilliklerle dolu bir yer. Arnavut kaldırımların ve daracık sokakların bulunduğu Talas’ta yeni turizme açılmış bir de Antik Sarnıçlı Yer altı Şehri bulunuyor. 220 metre uzunluğundaki daracık tünellerden iki büklüm geçerek ibadethaneye, kuşluk ve mutfağa varıyorsunuz. Diğer yer altı şerhleriyle kıyaslandığında burası küçük bir yer kalıyor, paganlardan kaçan Hristiyanların saklanmak ve dinlerini yaymak için kurdukları bir şehir burası. Ancak, kazıları daha hala  devam ediyor ve ulaşamadıkları bir sürü yeri olduğu düşünülüyor. İlginç yanlarından biri bu şehrin Sarnıçlı olması, yaklaşık 60metre uzunluğunda ve gittikçe 5metre derinliği bulunan bir sarnıcı var. Ali Dağ’ından eriyen karlar ve yağmurlarla dolan bu sarnıç ile su ihtiyaçlarını karşılamışlar.
Tatil olduğundan dolayı buraya baya bir rağbet vardı; şehri rehber eşliğinde geziyorsunuz ve giriş ücretli; tam 3 TL, öğrenci 1 TL.
Yeşilliklerin ve geniş caddelerin olduğu Kayseri’de beni şaşırtan bir diğer unsur ise, Avrupa’da görüp bunu neden bizde de yapmıyorlar diye sorduğum kiralık bisiklet durakları. Her caddede bisikletler için ayrılmış şeritler var ve şehrin belirli köşelerinde bisiklet durakları var.  Bir yerden başlayıp istediğiniz durakta bisikleti bırakabiliyorsunuz.


Son günümüzde biraz tabanlara kuvvet yapıp şehri gezmeye başladık. Yer altı çarşısı, Selçuklu zamanından günümüze gelen en büyük camii olan Hunat Camii’nin etrafında gezindik. Kentleşmenin getirdiği bina kalabalığı, mağaza kalabalığının yanında Selçuklulardan kalan sade ve doğal yapıtlar şehrin eski ve yeniyi aynı anda barındırdığının kanıtıydı. Kayseri gezimizden geriye kilolarca alınan ve dağıtılan mantılar, pastırmalar ve sucukların dışında hafızalarımdan eksilmeyecek samimiyet, sıcaklık, temiz hava ve yeşillikler içinde bir kent kaldı.


10 Kasım 2010 Çarşamba

Kuşaklar Arası Çatışmanın Klasik Örneği : "Babalar ve Oğullar"

Bu dönemki kitap seçimlerimizin birazını klasikler üzerinde yoğunlaştırmak istedik ve ilk kitabımız Turgenyev’in “Babalar ve Oğulları” ‘ı oldu. Daha en başlarda etkilendiğim olay 19.yyda babalar ile oğullar arasındaki kuşak farkı bir yana, babaların inanılmaz yumuşak başlı olup oğullarına karşı duydukları saygı idi. 19.yyda “okumuş” olmanın getirdiği saygınlık baba ve oğul ilişkisinde de değişmez bir öğeydi sanki. Bu kitabı klasik yapan özellik ise Turgenyev’in “oğlum” diye adlandırdığı Bazarov karakteridir. Kitabın sayfalarını çevirirken Bazarov’u sevip sevmeme arasında gidip gelmeler yaşadım aslında. Ama sonuç olarak Bazarov karakterini ister benimseyelim, ister benimsemeyelim etkisi altında kalmamak mümkün değildi. 19.yyda oluşan nihilizm akımının simgesidir Bazarov, o yüzden 19.yyın hem muhafazakar kesimini hem de radikal kesimi çalkantılı bir sürece sokup klasikler arasında yerini almıştır “Babalar ve Oğullar”.
Diyaloglar üzerine kurulu olan bu yapıtı gözümüzde kolaylıkla canlandırabildik: Bazarov’un sıkı sıkıya nihilizmi savunup tartışması, Pavel’le olan düellosu, aşkına yenik düşüp kendi içinde yaşadığı çelişki, Katya’nın ablasının gölgesinde ve Arkadiy’in Bazarov’un gölgesinde kalışı ve birbirlerini buluşu… Kitap aslında dönemin bütün duygularını çok yalın kelimelerle anlatmış; düşünce çatışmaları, yeni fikirlere olan çekingenlik, liberaller ve nihilist hareketlerin kıran kırana çatışması, kölelik sisteminin kalkması ve dönemin çiftlik sahibi-çalışanları arasındaki çatışmalar, yaşanamayan aşklar, kıskançlıklar, bir yandan dine inanan aileler, bir yandan hiçbir şeye inanmayan çocuklar… “ Asi Gençlik”’in  aslında her dönem var olduğunu, sadece fiziksel yapısının değiştiğini görüyoruz. Oğullar değişirken, babalar da değişiyor.
Her ne kadar kitabın içinde “aşk” fazla yer kaplasa da, tam anlamıyla bir aşk göremedik. Aşk bile kendi içinde çelişkilere yol açtı; Anna’nın kendi içinde yaşadığı korkaklık, yaşadığı hayattan vazgeçmek istememesi, Bazarov ile bir gelecek göremeyişi, Arkadiy’in Anna’ya olan karşılıksız aşkı ve ona açılamadan Katya’ya aşık olması, Bazarov’un “duygusallığa” inanmayıp onun içinde yok olması… Bazarov kendi içinde ne kadar tutarlı düşüncelere sahip olsa da Anna’ya olan duygularından sonra savunduğu savlar eksik kaldı; kendi inançlarının karşısında kendisine yenik düştü. Sanata, aşka, dine, hiçbir şeye inanmayıp sadece bilimin varlığına inanan Bazarov, ölüm döşeğindeyken ailesinin dini isteklerini yerine getirip, aşkın kollarında ölümü buldu.
Bazarov, aşkı tarafından reddedilip ailesinin yanına döndüğünde Arkadaiy’e şu  cümleyi sarf eder; “… ailem, hayat ile o kadar meşgul ki, kendi anlamsızlıklarını bile önemsemez hale gelmişler, hiç ama hiç umurlarında değil… Ben ise.. Sadece sıkıntı ve öfke hissediyorum.” Bazarov, ailesini aslında bir fanusun içine koymuş ve onları başka bir dünyada yaşatıyor. Arkadiy’in ailesine; özellikle Pavel’e savunduğu gibi nihilizm anlayışından hiç bahsetmiyor. Onları kendi inançlarına bırakmış, değiştirmek istemiyor.

“ … çocuklarımız onların kuşağından olmadığımızı söyleyecekler bize ve biz bu acı ilacı yutacağız.”
Ben bu cümlenin aslında bütün kitabı özetlediğini düşünüyorum. O kadar yalın ve gerçekçi ki. 19. yyda nasılsa şu an 21.yyda da aynı cümleyi kurabiliyoruz işte ve zamanı geldiğinde hepimiz bu acı ilacı yutacağız.



9 Kasım 2010 Salı

Keşfedilmeye Hazır Yer: Hayıtbükü


Bodrum’dan sıkılıp kendinizi biraz daha uzak, keşfedilmemiş bir yerde bulmak istiyorsanız yeni adresiniz Datça’nın insanlardan uzak koylarından biri olan Hayıtbükü’nde bulabilirsiniz! İsmini ezberleyebilmek biraz zaman aldı aslında. Arabayla Datça merkezinden çıkıp kendimizi pansiyona atmadan önce virajlı yollarda bütün Datça’yı tepeden görme şansı bulduk. Kendinizi manzaradan alıkoyduğunuz zaman da ilk yapılması gereken şeylerden biri; yol kenarında satılan “kekik balı”ndan kesinlikle almak! Yediğim en güzel ballardan biri olduğu kesin.

Hayıtbükü Koyu’na varmadan önce biraz tarihsel bir gezi yapmak şart. Datça’nın en uç noktası olan ve en eski tarihi liman kentlerinden biri olan “Knidos”ta buluyoruz kendimizi. Küçük bir limanı olan bu kentte birçok yabancı, yelkenleriyle gelip demirlerini atmışlar bile denize. Knidos’a giderken yollar baya virajlı, neden mi? Çünkü her taraf tarihi eserlerle dolu, bu nedenle hiçbir yerde kazı yapılamıyor; Knidos’a ulaşana kadar etrafta devamlı antik kentten kalan taşları görmek mümkün. Knidos’a ulaştığımızda hafif zorlu bir yürüyüş bizi bekliyordu. Buranın romantik bir yanı daha var: En tepede güneş hafifçe batmaya başlamışken, rüzgar saçımızı savururken bir tarafımızda Akdeniz diğer tarafımızda Ege Denizi bütün ihtişamıyla karşımızdaydı! Yavaştan Hayıtbükü’ne doğru yol aldık. Burası sadece birkaç pansiyon ve restauranttan ibaret. Akşam denizin kenarında, kumların içinde harika bir akşam yemeği yemek de mümkün. Kaldığımız pansiyon çiftçi bir ailenin pansiyonuydu, yediğim en güzel pideleri kendi elleriyle yapıyorlardı. Soframıza gelen her şey arka bahçelerinden geliyordu. Beğendiğiniz her şeyi buradan satın almanız da mümkün; kekik balı, zeytinyağı, keçiboynuzu vs.

Gelelim denize… Ne soğuk, ne sıcak, kumlarla dolu harika bir deniz ayaklarınıza seriliyor! Bir restaurantın kayığını alıp biraz açılıyoruz ve o zaman görüyoruz ki açıldıkça deniz daha da mavi ve daha da güzel! Girdiğim en güzel deniz diyebilirim. Akşamları yemekten sonra okey oynayabileceğiniz bir cafesi var. Burası o kadar oksijenle dolu ki saat 11 dediniz mi göz kapaklarınız düşmeye başlıyor bile! Huzur dolu bir tatil için gidilebilecek yerler listesinde kesinlikle bir yeri olmalı Hayıtbükü’nün…