9 Aralık 2010 Perşembe

Karlar Altındaki Işıltılı Şehir: Berlin

Heyecanlı bir yolculuğa başladığım nokta: İstanbul – Berlin. Havaalanındaki sabırsız bekleyişim, hava durumunun zorluğu nedeniyle rötarlı bir şekilde başlamıştı. Uçaktaki geçmeyen zaman, yeni bir şehri keşfetme heyecanı ve havaalanında beni bekleyen sürpriz; beni daha da sabırsız yapmıştı. Yanımda tatlı bir Alman çift vardı. Kocası, sırf karısı seviyor diye hiç ona sormadan domates suyuna karabiber koyuyordu; eşinin ceketini tutup onu giydiriyor, yardımcı oluyordu. Bu çiftin tatlı ve şefkatli alışkanlıklarını izleyip hayallere dalarken kendimi Berlin – Tegel Havalimanında buldum. Beklediğimden çok daha küçük bir havaalanıyla karşılaştım. Uçağın kapısından çıkar çıkmaz pasaport kontrolü beni bekliyordu. Bavulumu alıp eşimle buluştuğumda artık Berlin’i keşfetme vakti gelmişti. Tamamen soğuğa ve kara teslim olan Almanya bütün hayatı etkilemeye başlamıştı. Trafiğin sadece bize özgü olmadığını anladık aslında. Trafikten dolayı otobüsler gecikmeli olarak geliyordu ama hiç dert değildi. Akşamın karanlığında her taraf bembeyaz karlar altındaydı. Otobüsümüz geldiğinde 20 dk. içinde kendimizi Berlin’in en merkezi bölgesi olan Mitte’ye vardık. Mitte’deki Alexanderplatz Meydanındaki otelimize yerleştik. Meydan tamamen Noel’in etkisiyle canlanmış, aydınlanmıştı. Bütün Berlin’deki meydanlar Noel kulübeleriyle (Weihnachtsmarkt) doluydu.
Her kulübe ayrı ayrı canlandırıyordu meydanları; kimisinde şekerlemeler, kimisinde wafflelar, kimisinde kıyafetler, kimisinde sosisli sandviçler ve tabii ki de soğuk havaların vazgeçilmezi ve insanları kaynaştıran Glühwein (sıcak şarap) satılıyordu. İlk akşamımızı bu kulübeleri ve etrafı biraz gezerek geçti. Berlin’in tarihi bölgesinde bulunan Unter den Linden caddesinin ağaçları kendini karlara teslim etmişti. Karanlıkta ilerledikçe bir ışık huzmesi bizi kendine doğru çekti ve bir baktık ki, bu sefer başka kulübe topluluğu ama bunun farkı içerisindeki dönme dolaptı. Akşam geç saatte keşfettiğimiz bu canlılık maalesef kapanmıştı ve biz hemen kendimizi caddedeki “ Block House” da bulduk. Tam etçil bir aile olduğumuz için harika bir yemek yedik; etleriniz gözünüzün önünde istediğiniz şekilde ızgara ateşinde pişiyor. (Adres: Karl-Liebknet Strasse 7, 10178 Berlin) Yemeğimizi yerken tabii ki de Almanya’ya gelip Weizenbier (buğday birası) içmeden olur mu, olmaz…  Kendimizi beyaz rüyaların içinde bulduktan sonra yeni güne yeni bölgeden başlayalım dedik. Otelimizin önünden hemen bir metroya binip, Batı Berlin’in yolunu tuttuk. Batı’nın merkezi olan Der Kurfürstendamm; kısaca Ku’damm’da bulduk kendimizi. Metrodan iner inmez kocaman bir bina karşıladı bizi: KaDeWe (Kaufhaus des Westens); burası Avrupa’nın en büyük alışveriş merkezi olmasının yanı sıra dünyada da ilk beşe giriyor. En üst katında bir brunch yapıp, burasının havasını da kokladık; bir alt katta ise gurme bölümü gerçekten görülmeye değerdi. Yılbaşı alışverişlerinin başlamasından dolayı her taraf Noel ve Yılbaşı temalı çikolatalar, şekerlemeler ve tabii ki badem ezmeleriyle doluydu. Buradan çıkıp kendimizi Ku’damm’ın renkli sokağında bulduk; sağlı sollu mağazaların olduğu bu sokak alışveriş için ideal yerlerden yalnızca biri. Havanın soğukluğundan dolayı her fırsatta kendimizi kahvenin sıcacık yudumlarına teslim ediyorduk. Ku’damm’ın ara sokaklarında gezerken değişik çekirdek kokuları bizi çekti herhalde ve çok tatlı bir kafe bulduk: “Berliner Kaffeerösterei”. Bir duvarı kutu kutu çekirdeklerle dolu olan bu kafenin bir tarafı da restaurant. Kahvesini beğenip evimize kahve çekirdeği almadan edemedik. (Adres: Uhlandstrasse 173/174 , 10719 Berlin)
Açlığımızı bastırmadığı için Ku’damm’ın başka bir sokağında bulduğumuz tanıdık ve kurtarıcı mutfak olan Va Piano’da karnımızı doyurduk. Otelimize gelip serildikten kısa bir süre sonra dayanamayıp Alexanderplatz’da biraz daha gezindik. Saat 4 olunca kendini karanlığa teslim eden bu şehir; yılbaşı kulübelerinin içinde hayat buluyordu resmen. Kulübelerin arasında dolanırken ısınmak için elimize Glückwein alıp kalabalığın içine karıştık. Dumanlar çıkan şaraptan hafif buruk ama biraz da tatlı tarçın tadıyla içimize Noel’i yudumladık resmen. Gece kendini uykuya teslim etti.
Berlin’deki bu kısa turumuzun son gününü Mitte’yi keşfetmeye bıraktık. Metro durağına gidip Doğu Berlin’in can damarlarından biri olan “Charlie’s Check Point”e gittik. Çarli Kontrol Noktası; bölünmüş Berlin’de Doğu-Batı geçiş noktasını oluşturuyor. Amerika ve Sovyet Rusya’nın birleştiği nokta olan olan Çarli Kontrol Noktası’nın birebir kopyası 13 Ağustos 2000 yılında inşa edilmiş.
Bu noktada dönemin asker kıyafetlerini giymiş iki kişi canlandırma yapıyor; fotoğraf çekmek serbest ancak askerlerle yakın fotoğraf istiyorsanız 2 Euro ödemeniz gerekiyor. Buranın etrafı seyyar satıcılarla da dolu; Sovyet Rusya’yı temsil eden şapkalar, gaz maskeleri, her şey tezgahlarda satılıyor. Geçmişten ufak anılar ve yaşanmışlığın, acıların göstergesi o tezgahlarda yatıyor aslında, zaman geçiyor ama Berlin’in her yerinde tarihin kalıntıları yine kendini gösteriyor. Çarli Kontrol Noktası’nı biraz geçip Batı Berlin’e adım attığınızda sol köşede “Charlie’s Check Point Müzesi” bulunuyor. 800m. daha ötede ise Yahudi Müzesi bulunuyor. Kontrol Noktası’ndan Doğu Berlin’e doğru yürüyüşe geçtik. Friedrichstrasse üzerinde yine sağlı sollu mağazaların etrafından gezmeye başladık. Görüp de giremeden edemediğimiz “Leysieffer” dükkanına kendimizi attık. İçerisi tam bir çikolata ve badem ezmesi cennetiydi; 1909’da ilk pastanesini açan Leysieffer hala dördüncü jenerasyon Leysiefferlar tarafından işletiliyor. Oradan ilerleyip kendimizi Gendermarkt  meydanında bulduk. Buranın ihtişamını tam anlamıyla göremedik aslında çünkü meydan yine yılbaşı kulübeleriyle doluydu.
Gendermarkt; Avrupa’nın en güzel meydanlarından biri: Deutscher Dom, Französische Dom ve Konser Salonu binalarıyla donatılmış. Mimari olarak gerçekten göz alıcı. Deutscher Dom’a girip belirli bir ücret karşılığında kilisenin en tepesine çıkıp Berlin’i yukarıdan görmek de mümkün. Biraz daha ilerlediğimizde uzaktan Brandernburg Tor kendini gösterdi. Berlin’in sembolü olan 200 yıllık Brandernburg Kapısı eskiden şehri bölen bir sembol iken şimdi birleştiren bir yapı. Atina’nın Acropolis’inden esinlenerek 1789-91 yılları arasında inşa edilmiş. Karlar içindeki parkta küçük çocuklar gibi koşturup, bozulmamış karları bozduk. Berlin’deki son gecemiz şen çocuklar gibi geçti. Sabah erkenden kalktığımızda Berlin’de hafif bir kar yağışı kendini gösterip, şehir bize hoşça kal diyordu. Tren garına gidip Hamburg’a doğru yol aldık. Berlin’den Hamburg ICE hızlı treniyle 1,5 saat sürüyor. Etrafı seyrederken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık bile. Bütün Almanya kendini kara teslim etmişti. Rüzgar güllerinin, tuğla evlerin ve bembeyaz tarlaların arasından Hamburg’a vardık.
Eşyalarımızı tren garının içindeki dolaplara teslim edip, bu ülkedeki son saatlerimizi değerlendirmeye başladık. Günlerden Pazar olduğu için hiçbir dükkan açık değildi; şehir sessizliğe bürünmüş, dinleniyordu sanki. Alabildiğine yürüyüp, Avrupa’nın vazgeçilmez kilise ve mimarileri eşliğinde göl kıyısındaki restaurantta yerimizi aldık. Restaurant “Alex”, tam gölün kıyısında, harika manzaralı ve baya kalabalık bir yerdi. Son Weizenbierlarımızı da içtikten sonra metroya binip kendimizi Hamburg havalimanına attık. Bu soğuk ülkede sıcacık bir hafta sonu geçirdik ve anladık ki aslında daha keşfedemediğimiz çok yönü var. İçinde en amansız tarihi, duyguları barındıran Berlin her sokağıyla sesini duyurup bize kendini anlatmak istiyor sanki. Bu da demek oluyor ki hikayesinin geri kalanını dinlemeye elbet bir gün gideceğiz…



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder