22 Nisan 2011 Cuma

Yeni Bir Gün

                           
Uykuyla uyanıklık arasındayken ağrıyan bacaklarım zorla uyandırdı beni. Yatakta dönmeye gayret ederken yanımda elli yıldan fazladır yatan hanımımım horlamasına takıldım. Zaman ne kadar hoyratça davranmıştı ikimize de. Gündüzleri sadece kavga ederken, yüzümüzdeki gülümsemeyle baş koyduk yatağımıza. Geçirdiğim ameliyatlar sonucu artık tuvaletimi bile tutamaz oldum. Vücudumun ağırlığı, ruhumun da ağırlığı olmuştu sanki. Tuvalete gitmek için kalktım. O iki adımda bile nefesim zar zor eşlik ediyordu bana.

Salona geçip havanın aydınlanmasını bekledim. Daha sonra o sessiz ev bir anda seslenmeye başladı. Yaşlılığına rağmen enerjisi bitmeyen hanımım da uyandı. Artık işe gitmiyordum. Gitmek istememe rağmen gidemiyordum. Çocuklarım bana bunu uygun gördüler. Araba kullanmam, sigara içmem yasaklandı. En az altmış yıllık alışkanlıklarım “yaşlılık” denen hastalık yüzünden askıya alındı. Uzun yıllar sonunda sabahtan akşama kadar eve ekmek getirebilmek için işçisiyle işçi, patronlarla patron olan ben, şimdi yıllardır yaşadığım evimde misafir gibiyim. Dertlenmek istemiyorum aslında çünkü biliyorum, hissediyorum ki seviliyorum.

Her gün haberlerde daha da kötüye giden dünyayı gördükçe sinirleniyorum, küfrediyorum. Bizim gençlik zamanlarımızı hatırlıyorum da… Daha mutluyduk diyorum. Şimdiki dünya düzeni beni endişelendiriyor, torunlarıma bakıp onları düşünüyorum. Onlar ne yapacak? Gelecekleri nasıl olacak? Bizler kadar şanslı olabilecekler mi? Ben düşüncelerime dalmışken kapının çaldığını bile duymuyorum, belki düşüncelerimin yoğunluğundan, belki de kulaklarımın iyi duymamasından. Hanım yine şikayet ediyor kulaklığımı takmadığım için. Bastonumu alıp zar zor oturduğum koltuktan kalkıyorum, yavaşça kapıya gidiyorum. Gelen karşı komşumuz; ben en eski dostlarımdan biri. İkimiz de hastalıkların pençesinde sürüklenirken alışkanlıklarımızdan, zevklerimizden mahrum kalmış kader arkadaşıyız aslında. Halbuki eskiden ellerimin tuttuğu, daha hızlı hareket ettiği dönemde ben kanunumun başına geçerdim, başlardım çalmaya. O ise koşa koşa udunu alır gelirdi. Sanırsın ki konser veriyoruz ama keyfimize diyecek yoktu. Şimdiyse ancak bastonlarımızdan ses çıkarabiliyoruz. “Haydi gel biraz yürüyelim” dedi, üstüme kalın bir ceket, başıma da kasketimi alıp ağır adımlarla dışarı çıktık. Şansımıza hava güzeldi. Yeşil ağaçlar altında, sokağımızdaki köpekler peşimizde ancak sokağın sonuna kadar yürüyebildik. Yürürken balkonlarında oturmuş, köpeğini gezmeye çıkarmış ya da bizim gibi yürüyüşe çıkmış herkesle selamlaştık. Burası eski bir muhit. Herkesin birbirini tanıdığı, herkesin birbirine hal hatır sorduğu bir dönemden geliyoruz biz. Sokağın sonundaki pastanede tavlamızı oynayıp, çayımızı içtik, kahkahalar attık. Yaşlandık belki ama hala mutluyduk. Eve dönme vaktinin geldiğini, yorulan ayaklarımızdan, zorlanan nefesimizden anladık.

Akşam olup da yemek bitti mi, hanımla televizyon kavgamız başlayacak demektir. Ya başka kanaldadır istediklerimiz, ya sesi çok yüksektir ya da çok kısık. İçeride bir televizyon daha olmasına karşın ikimiz de birbirimize kıyamayız; orası daha soğuktur, daha rahatsızdır. Vurulan kapının sesi beni bu düşüncelerden aldı. Karşı komşumuzdan feryatlar yükseliyordu, koşmak istedim ama bacaklarım el vermedi. Bastonumu aldım ve kendimi karşı evde buldum. Otuz yıldan fazladır bu eve girmeye alışığım, salonundaki koltukta ağırlığımdan kalmış izler var. Duvarlarında asılı fotoğrafların anılarını biliyor, içindeki insanları tanıyorum. İlk defa yabancısı olduğum yatak odasına gidip de arkadaşımın beyazlaşmış yüzünü görünce anlıyorum ki, bir hayat sona eriyor. Ben onu hayatta tutmaya çalışırken, etrafımda yankılanan sesleri duyuyorum. Anlamıyorum ama ne dediklerini hissediyorum sanki. Çok geçmeden ambulansın sesi belirginleşiyor sadece. Kimsenin girmediği bu mahrem oda, bir anda tanımadık onca insanla doluyor. Ama nafile. Ellerimde bir hayat gidiyor ve ben sadece ağlayabiliyorum. Hanımım da gözyaşları içinde koluma girip beni oturtuyor. Anam, babam öldüğünde bile bu kadar ağlamayan ben, gözyaşlarımı durduramıyorum. Güçsüz olan bacaklarım daha da güçsüzleşiyor, benim daha da ağırlaşıyor. Bembeyaz çarşafın altındaki arkadaşım, kardeşim sanki bana gülümsüyor. Vedalaşma vaktimin geldiğini hanımın “Hadi, evimize” demesiyle anlıyorum. Ağır ağır adımlarımızla evimize dönüyoruz. Yatağa oturuyorum; gözlerim yaşlı, ellerim titrek, kafamda düşünceler, yüreğimde yeni hisler… Vaktin ne kadar çabuk geçtiği ve ne kadar yetersiz olduğu gerçeği yüzüme çarpıyor. Dünya olanca hızıyla ilerliyor. Ve ben bu ilerleyen zamanın içinde benimle geriye doğru yolculuk eden, eski günleri bugünlere getiren arkadaşımı kaybediyorum. Bugün bir daha anlıyorum ki; özlediğim gençliğimmiş, beklediğimse yeni bir gün.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder