Görülmesi gereken yerler listesindeki yerini alan İskandinavya’daki ilk durağımız İsveç’in can damarı Stockholm. Temmuz ayında gittiğimiz Stockholm inanılmaz sıcak havasıyla bizi şaşırttı. Gel gör ki, uzun yıllardır kendileri de bu denli bir sıcak hava görmemişler. Klasik şehir turumuzun ardından bütün şehri tabanlara kuvvet gezdik. Stockholm’deki klasik gezimiz tabii ki de, Belediye Binası ile başladı. Nobel Ödülleri’nin verildiği yemek ve balo salonunu gezdikten sonra İsveç Parlamento odasını da gördük.
İsveç gerçekten sadeliğiyle ve özgür yaşam anlayışıyla kendini bize sevdirdi. İsveç’te yükseköğrenimin bütün aşamaları hem İsveç vatandaşlarına hem de yabancı öğrencilere ücretsiz. Bu süre içerisinde çalışmak isteyen yabancı öğrencilere de çalışma vizesi vermekte. Stockholm şehir merkezinin ( Innerstaden ) yürümedik yerini bırakmadık desek yeridir. “Old City” taraflarına doğru yürüdükçe sokaklar arnavut kaldırımlar eşliğinde daralıyor. Nostaljik hava esintisiyle daracık sokaklardan diğer sokaklara doğru devamlı köprüler eşliğinde yürüdük. Stockholm; ana kara dışında on dört adaya ve Mälaren Gölü’nün denizle birleştiği yere sahip.
İkinci gün kenti bu göl ve Baltık Deniz’i arasında gezdik. Tatlı ve tuzlu sıyun yanyana durduğu büyüleyici şirinlikte bir şehir burası. Feribot turuyla “Kuzeyin Venedik”I olan Stockholm’u adalar etrafında gezmeye başladık. Her tarafı yeşillik ve kayalıklarala çevrili Stockholm, güneşin de kendini göstermesiyle daha da cazip bir hal aldı. Feribotla gezerken değişik mimarilerin yanı sıra bütün kayalıkların üzerinde moyalarıyla kendini güneşe teslim etmiş İsveç halkıyla da karşılaştık. Stockholm; sıcaklığıyla, nostalji ve modern etkileriyle bizi kendine kayran bırakırke bu şehirden uzaklaşmamızın da vakti geliyordu. Bu ikinci akşamımız Dünya Kupası finaline denk geldi ve turistik yöreden biraz daha uzak olan “Götgatan” caddesinde bulduk kendimizi. Burada sağlı sollu her yer bar ve Hollanda Büyükelçiliği de bu sokak üzerinde bulunuyor. Bütün büyükelçilik ve cadde tamamen turuncu renge bürünmüştü. Ancak İspanya’nın şampiyon olması bütün Stockholm sanki İspanya’ymış gibi kırmıza büründü ve biz bu eğlencenin ortasında kendimizi otelimize attık. Ertesi sabah erkenden yola koyulduk ve İskandinavya ülekerinin birlikte kurduğu Scandinavian Airlines ile Norveç’in şirin mi şirin, ufak mı ufak kenti Bergen’e uçtuk. Yılın 300günü yağışlı olan bu şehirbizim yüzümüzü güldürdü ve yağışsız bir hava ile karşıladı bizi. Küçük şehri yürüyerek gezdikten sonra deniz kenarındaki “Balık Pazarında” bulduk kendimizi. Her taraf canlı balıklar ve denizden çıkan her şeyle değişik bir görüntü yaratıyordu. Norveç’e gidip, Norveç somonu yemeden edemedik tabii ki de! Bergen, küçük ve genellikle öğrencilerin olduğu bir şehir olmasının yanında deniz kıyısında sakin bir kasaba da diyebiliriz. Yaz ayına denk getirdiğimiz bu maceramız güneşin neredeyse hiç batmadağı aylara da denk geldiği için bütün İskandinavya’nın keyfini çıkarabildik. Balık pazarını geçip turumuza devam ettik. Teleferik ile Ulriken Tepesi’ne çıkıp 642m irtifaden Bergen’e tepeden baktık ve manzara gerçekten nefes kesiciydi.
Bütün otellerde ışık geçirmeyen perdeler olmasa uyumakta bile güçlük çekebilirdik. Sabah erkenden kalkıp otobüsümüze bindik ve belki de bütün tatilimizin en egzotik yolculuğu başlamış oldu. Bergen’den otobüsle yeşilliklerin içinde yolculuğa çıktık ve Gudvangen’de Sogne fiyordu kıyısında durduk. Buradan büyük bir feribota bindik ve devasa kayalıkların içinden ve bunların arasından akan şelaleler eşliğinde iki saatlik bir fiyord gezisi yaptık. Akşam olduğunda balık pazarının biraz ötesinde viking stili bir restaurantta değişik dekorlar eşliğinde yemeğimizi yedikten sonra kendimizi otele zor attık.
Feribotumuz Flam kasabasında durdu ve burada bizi Flam treni karşıladı. Sogne fiyorduyla ana tren istasyonu arasındaki iletişimi sağlayabilmek için yapılmış bu tren. Rota 1940’ta bitmiş ancak 1941’e kadar yolcu taşıması yapmamış. 1944’te elektrikli hale getirilmiş ama yapımın tamamen bitmesi 1947’yi bulmuş. Flam – Mydral arasındaki 20 km.lik mesafeyi katederken 865m. rakıma kadar çıktık. Bütün bu yolculuk esnasında tabii ki de her tarafımızda şelaleler bize eşlik etti.Buradaki maceramızdan sonra otobüsümüze binip Norveç’in Gol kasabasına 2km kala 3000m yükseklikteki dağların üzerinde o akşam konaklayacağımız dağ oteline geldik. Kışları kayak merkezi olarak kullanılan bu otel turumuza ekstra bir heyecan katmadı değil. Etrafta sadece yeşilliklerin olduğu kadar dağların tepelerinde de kar kalıntıları görerek kısa bir yürüyüş yaptık. Sessizliğin ve oksijenin bol olduğu bu yerde huzur içinde uykuya daldık.
Ertesi sabah tekrar doğayla başbaşa kalarak otobüsümüze binip 3,5 saatlik bir yolculuğa başladık. Bu yol bizi Gol Kasabası’ndan Norveç’in başkenti ve dünyanın en zengin şehirlerinden biri olan Oslo’ya götürdü. Bu yolculuğumuz esnasında dik dağların arasından geçtik ve bunları anca uzun tüneller sayesinde yapabildik. Bunlardan biri de İskandinavya’nın en uzun tüneli olan 24kmlik tüneldi. Oslo’ya vardığımızda öğlen olmuştu bile, klasik şehir turumuzu; belediye binasını, parlamento gördükten sonra Norveç’in en önemli parklarından biri olan “The Vigeland Park”ı görmeye gittik. Vigeland Parkı 320 hektarlık bir alan üzerine kurulmuş. Gustav Vigeland tarafından yapılan 212 heykelden oluşuyor. Bebekli heykellerden oluşan bir köprüsü var ki, burada kendisinin en meşhur heykeli duruyor: Ağlayan Bebek. Batıl inanışa göre bu heykelin elini ovunca dilekleriniz yerine geliyormuş. Kendisini gördük ve eli baya yıpranmıştı. Parkın heykellerden geriye kalan kısmı ise sadece yeşil alanlardan oluşuyor ve burada herkes kitabını okuyor, dinleniyor, güneşleniyor ve çocuklar da oyun oynuyor.
Buradan ayrılıp şehir merkezini de gezdikten sonra liman bölgesinde “Olivia” isimli İtalyan restaurantına kendimizi attık ve günü böylece bitirdik. Oslo’daki ikinci günümüz kültürel bir hava eşliğinde başladı: Müze Günü. Norveçli bilim adamı Thor Heyerdahl’ın yaptığı sal olan Kon-Tiki’nin sergilendiği Kon-Tiki Müzesini gördük ve yine Thor Heyerdahl’ın maceralarına eşlik eden Ra 1 ve Ra 2 adlı salları da gördük. Kon –Tiki Pasifik Okyanus’undan Güney Amerika’ya sal eşliğinde gitmek düşüncesiyle Thor Heyerdahl tarafından tasarlanmış ve bütün bu müzeler bu süreci anlatan fotoğraflar ve belgesellerle doluydu. Denizcilik Müzesi’ni de görmeden edemedik, Norveç denizcilik sektöründe en gelişmiş ülke olup bu sürece hangi aşamalardan geldiğini görmek gerçekten çok ilginçti. Bütün bu müze gezimizi Norveç’in en zenginlerinin oturduğu evlerin arasında yürüyerek yaptık ve sonunda sağanağa yakalanarak kendimizi otele attık. Eşyalarımızı topladıktan sonra yeni ve son durağımızolacak olan Kopenhag’a gitmek üzere Oslo limanında hazır ve nazır bekleyen DFDS Seaways gemimize doğru yol aldık. Akşam saatlerinde demir alan gemimizi boydan boya keşfetmek için yürüyüşe çıktık. Yemeğimizden sonra geminin en kıç tarafındaki barda harika kokteyller eşliğinde saati 12 ettik ki hava tam anlamıyla kararmadığı için saat kavramımızı da yitirmiştik. Sabah uyandığımızda rüzgar gülleri “ Kopenhag’a hoşgeldiniz” dercesine bizleri karşıladı. Kopenhag, diğer şehirlere göre daha canlı, daha kalabalık bir şehir. Trafiğe kapalı alışveriş sokakları burada da mevcut. Feribot turu yapmak burada da mümkün ancak Kopenhag’ı yürüyerek keşfetmek daha güzel.
Trafiğe kapalı olan sokakta gezerken sonunda kendimizi bir Irish Pub’a attık. Ve şuana kadar içtiğim en güzel birayı içmiş bulundum. “Snake Bite” isimli bu bira, pembe renkte olup hafif tatlımsı bira karışımı. Tarifini ise dayanamayıp sorduk: Bira, Cider ve yabanmersini şurubu karışımı. Akşam tabii ki de Kopenhag’ın ışıltısının kesilmesiği “Tivoli” eğlence merkezine girmeden edemedik. Burası hızlı trenlerden, her türlü adrenalin yükseltici aletlerle donatılmış. Bunun yanı sıra içerisinde restaurantlar var ancak o kadar kalabalıktı ki bir saat içinde kendimizi kalabalıktan izole edip sessiz ama lezzetli bir akşam yemeğiyle günü bitirdik.
Ertesi gün erkenden sürpriz bir program olan Malmö şehrini gezmek için tren istasyonuna doğru yol aldık. Yarım saatte Kopenhag / Danimarka’dan Malmö / İsveç’e geçmiş olmanın tatlı şaşkınlığıyla İsveç’in modern mimarisini gezerken bulduk kendimizi. Belki günlerden pazar olmasından dolayıdır ki, burası biraz ıssız bir yerdi. Kopenhag’ın canlılığından yine İsveç’in sakinliğine ufak bir yolculuk yapmış olduk. Malmö’nün denize kıyısı aşırı rüzgar aldığından sörf yapmaya olanak sağlıyordu. Malmö İsveç’in en erken endüstrileşen şehirlerinden biri ve Malmö Üniversitesi’nin de açılmasıyla kendisini eğitim, sanat ve kültür alanında da geliştirmeye devam ediyor.

Tekrardan Danimarka’ya dönüp havaalanı için toparlanmaya başladık. İskandinavya’nın büyüleyici dokusundan mı yoksa bu tatilimizin bizim balayımız olmasında mı bilemiyorum ama buranın sihiri hala üstümüzde. Her türlü duyguyu ve mevsimi yaşadığımız İskandinavya bu cazibesiyle bizi tekrar kendine çağırıyor sanki…











Oha, bu bloga taptım müthiş yaa! :) Her yeri gezeriz böyleceee, süper!
YanıtlaSilYılbaşı Hediyeniz Modafobik’le Agatha’dan, kaçırmayın!
250TL’lik hediye çekini kaçırmamak için son hafta!
Modafobik, yeni yılda da ışıl ışıl!
Çok teşekkür ederim! :)
YanıtlaSil