Farklı beklentilerle gittiğim bir şehir başka dünyanın kapılarını açtı yine bana. Havaalanından çıkıp arabaya bindiğimde geniş caddeleriyle Kayseri karşıladı beni. Caddenin kenarları ağaçlarla kaplıydı. Küçük bir çocuk gibi pencereden bir sağa bir sola bakınıp durdum. Bayram heyecanı ve sevincinin bir duygu yoğunluğu vardı üzerimde ama şehri keşfetmek için can atıyordum. Yolda ilerledikçe kilometrelerce ilerleyen söğüt ağaçları 10 km.lik bir park alanını oluşturuyordu. Daha sonraki günlerde anladım ki, Kayseri tam bir park cenneti. Her taraf yeşillik, parklar, yürüyüş parkurları ve piknik alanlarıyla doluydu. Beni en çok heyecanlandıran özelliği buydu sanırım, doğayla ve insanın kendiyle baş başa olabileceği o kadar çok yer vardı ki. Bayramın ilk günü herkes kurban kesiminde olduğu için bayramlaşma ikinci güne kaldı. Anadolu bayramlaşmasının ne kadar içten ve doğal olduğunu yaşamış oldum böylece. Kentleşmenin, yaşam sıkıntısının, tatile gitmenin yüzünden unuttuğumuz değerler toplanmıştı sanki; saygınlık, içtenlik, doğallık, sevgi, hoşgörü, heyecan, hasret…
Bayramlaşmanın ardından küresel ısınmadan payını alan Erciyes’in eteklerine doğru yol aldık. Yalnızca zirvesi karlarla kaplanmış Erciyes bütün ihtişamıyla karşımızda duruyordu. Erciyes’in eteklerinde küçük küçük kulübeler inşa edilmiş; böylece harika manzaranın eşliğinde herkes piknik yapıp, mangal sefalarını sürebiliyorlar.
Baktık Erciyes her açıdan o kadar güzel, kendimizi Erciyes’in arka tarafında kalan Develi İlçesi’nde bulduk. Neden mi? Develi’nin Cıvıklısı meşhurmuş da ondan! Patenti alınmış bu harika pide neredeyse parmaklarımızı bile yememize sebep olacaktı. Oradaki ustaya “Neden Cıvıklı?” diye sorduğumda aldığım yanıt şuydu: “Eskiden bunu çok yağlı yapardık ve cıvık cıvık olurdu, o yüzden adı cıvıklı” dedi. Develi Mesleki Eğitim Müdürlüğü de şu yanıtı veriyor; “ Cıvıklı adı ise tüm parça etin çift bıçak altında kıyılarak kıyma yapılması sonucu etin yağının da çift bıçak darbeleri ile erimesi sonucu cıvıdığından cıvıklı adını almıştır.” Ancak, bu şahane eserin gerçekten çok yağsız ve inanılmaz lezzetli olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.
Develi’den ayrılıp yine dağ manzarasına karşı yol alırken etraftaki sonbahar havasını içimize çekip kendimizi Şehir Merkezi’nin çarşısında bulduk. Selçuklu Dönemi’nden kalan kalenin etrafı mağazalarla dolup 21.yy’a ayak uydurmuş. Bayram dolayısıyla her yer kapalıydı aslında ama o havayı soluyarak gezindik ve tabii ki de yemek yeme saatimiz geldi çattı ve bu sefer de meşhur “Elmacıoğlu Kebapçısı”nda bulduk kendimizi. Cıvıklının verdiği tokluk olsa gerek pek iştahlı yiyemedik ama diğer her şey gibi midemizi şenlendirdi.
Dağ havasının verdiği dinçlik ve alışkın olmadığımız miktarda aldığımız oksijen sonucu iyice sersemleyerek günü bitirdik.
Kayseri’nin en değişik , yöresel turu yeni gün ile başladı. Köyümüzü ve kayınpederimin doğduğu, yaşadığı yeri görmenin zamanı gelmişti. Kayseri merkezinden yaklaşık 60km uzaklaştık ve kendimizi Anadolu’nun sonbaharında, dağların, vadilerin arasında bulduk. Etrafımız alabildiğine tarlalarla dolu gezinirken kurumuş meşe ağaçları da bize yol gösterdi. Yavaş yavaş tırmanmaya başladık ta ki tabelamızı görene kadar: “ Altıparmak” ; işte köyümüze gelmiştik.
Zamanla göçlere maruz kalmış bu ufacık, virane görünümlü köyde hala 5 – 6 hane yaşıyor.. Ve hemen bizi yollarda karşılayıp evlerine davet etmek istediler ama önce biraz etrafı keşfetmek istedik. Etrafa kıyasla Altıparmak Köyü biraz daha ağaçlarla dolu ancak ağaçlar sararıp etrafa dökülmeye başlamıştı ve bu da çok daha nostaljik bir hava katıyordu. Köyün çeşmesinden buz gibi suyumuzu içtik ve kayınpederimin diktiği ceviz ağaçlarının tohumlarını gördük. Toprağa dokunmak, etrafta akan küçük dereye ellerimi sokup soğuk suyu hissetmek, tertemiz havayı içine çekmek insanı tarifsiz bir mutluluğa sürüklüyor. Köyden biraz uzaklaşıp eskiden Altıparmak köyüyle birleşik olan Melikgazi Köyü’ne vardık. Buranın nüfusu baya kalabalık, bunun sebebi bence Selçuklulardan kalan geometrik mimarisi olan “Melikgazi Türbesi”. Bu türbenin en ilginç yanlarından biri kullanılan tuğlalar, çünkü etrafta bu türbe dışında hiçbir yere bu tuğlalar kullanılmamış ve görülmemiş.
Hemen yanında bir camisi ve park alanı olan bu yerde sabahtan hazırlatıp arabaya koyduğumuz pidelerimizi yemeğe başladık. Oraya kadar gitmişken bir 20km daha gidip kendimizi Pınarbaşı’nda bulduk. Şirvan Dağı’nın eteklerinde yer alan Pınarbaşı, buradan kaynayan pınarlardan dolayı bu ismi almış. Gezinirken her yerden şırıl şırıl sesler geliyordu; sağ taraftan akan küçük şelaleler, sol taraftan akan dereler… Hepsi doğal kaynak suyu olan bu pınarların gözüne gitmek istedik ancak gözü kapatmış olduklarından kaynayan suları göremedik. Hava kararmaya başladığında geri dönüş yolunu tuttuk, tarlaların dümdüz arazilerin arasından batan güneş bize sıcacık yol gösterdi. Akşamında ise yengemizin elleriyle açtığı ve gerçekten bir kaşığa kırk tane gelen harika mantısından iki koca tabak yedikten sonra günü bitirmenin vakti gelmişti.
Yeni bir sabaha Kayseri fırınlarından çıkma harika “kete” ve “katmer”lerle güne başladık ve şunu anladım ki, burada olduğumuz süre içinde aç kalma gibi bir düşüncemiz asla olamaz, daima yemek yemek ve yine yemek.
Bu sefer Kayseri’nin eski kentleşmesi olan Ali Dağ’ın eteklerindeki Talas’ta bulduk kendimizi. Zaman zaman Hristiyanların, zaman zaman da Ermenilerin yaşadığı Talas’ta hala taş evler sağlam ve insanlar burada yaşamlarını sürdürmekte. Burası gerçekten tarihi barındıran ve insana garip bir huzur veren bağ evleriyle, yeşilliklerle dolu bir yer. Arnavut kaldırımların ve daracık sokakların bulunduğu Talas’ta yeni turizme açılmış bir de Antik Sarnıçlı Yer altı Şehri bulunuyor. 220 metre uzunluğundaki daracık tünellerden iki büklüm geçerek ibadethaneye, kuşluk ve mutfağa varıyorsunuz. Diğer yer altı şerhleriyle kıyaslandığında burası küçük bir yer kalıyor, paganlardan kaçan Hristiyanların saklanmak ve dinlerini yaymak için kurdukları bir şehir burası. Ancak, kazıları daha hala devam ediyor ve ulaşamadıkları bir sürü yeri olduğu düşünülüyor. İlginç yanlarından biri bu şehrin Sarnıçlı olması, yaklaşık 60metre uzunluğunda ve gittikçe 5metre derinliği bulunan bir sarnıcı var. Ali Dağ’ından eriyen karlar ve yağmurlarla dolan bu sarnıç ile su ihtiyaçlarını karşılamışlar.
Tatil olduğundan dolayı buraya baya bir rağbet vardı; şehri rehber eşliğinde geziyorsunuz ve giriş ücretli; tam 3 TL, öğrenci 1 TL.
Yeşilliklerin ve geniş caddelerin olduğu Kayseri’de beni şaşırtan bir diğer unsur ise, Avrupa’da görüp bunu neden bizde de yapmıyorlar diye sorduğum kiralık bisiklet durakları. Her caddede bisikletler için ayrılmış şeritler var ve şehrin belirli köşelerinde bisiklet durakları var. Bir yerden başlayıp istediğiniz durakta bisikleti bırakabiliyorsunuz.
Son günümüzde biraz tabanlara kuvvet yapıp şehri gezmeye başladık. Yer altı çarşısı, Selçuklu zamanından günümüze gelen en büyük camii olan Hunat Camii’nin etrafında gezindik. Kentleşmenin getirdiği bina kalabalığı, mağaza kalabalığının yanında Selçuklulardan kalan sade ve doğal yapıtlar şehrin eski ve yeniyi aynı anda barındırdığının kanıtıydı. Kayseri gezimizden geriye kilolarca alınan ve dağıtılan mantılar, pastırmalar ve sucukların dışında hafızalarımdan eksilmeyecek samimiyet, sıcaklık, temiz hava ve yeşillikler içinde bir kent kaldı.










harika walla gitmiş gibi oldum ne güzel dile getirmişsin
YanıtlaSilBurcucum içimde bir heycan oluştu yazdıklarını okuyunca hemen gidip görmek istedim.Sayende gitmiş kadar oldum aslında,ellerine saglık canım
YanıtlaSilBizlerle paylastigin icin tesekurler,devamini gormek icin sabirsizlaniyorum ,tekrar tesekurler.
YanıtlaSil